Kadim kültürümüzde nefsin terbiye edilmesi ve ruhsal olgunlaşma eğitimin bir parçası olarak görülür ve birey hem soyut hem somut alanda eğitilirdi. Ayaklarımız toprağa bassa da toprağın ötesine aittik ve eğitim ruhumuzun derinliklerindeki hazineyi keşfedip ait olduğumuz yerin bilincine varmamızı sağlardı. Fakat insanı biyolojik bir varlığa indirgeyen kapitalist ideoloji varoluşu sadece maddi kazanımlar üzerine kurdu ve derinlerde gizli olan o hazineyi yok saydı. Sistem vicdanla bağları kopuk olan bir burjuva sınıfı üretti ve halkları bu kesimin taleplerine hizmet eden kölelere dönüştürdü.
Toprağın üzerindeyiz ama toprağa ait değiliz… Biyolojik ihtiyaçlarımız bakımından toprağa, öteki yanımızla da göksel değerlere bağlıyız. Peki, bu durumda aldığımız eğitim bizi hem soyut hem de somut yönde geliştirmesi ve terbiye etmesi gerekmez mi? Eğitim kurum ve kuruluşlarımız bizi neden sadece toprağa sabitlemekte ısrarcı olur? Soyut anlamda ihtiyacımız olan gelişimi sağlamamışsak kökleri buraya ait olmayan değerlerle nasıl bağ kurabileceğiz? Toprağa ait değiliz ama aklımızı, duygularımızı, taleplerimizi toprağa gömmüş ve kendimizle çelişir hale gelmişiz öyle değil mi?
Kapitalizm bireylerin soyut düşünce istidatlarını köreltti ve buradan beslenen değerleri maddi hiçbir getirisi olmayan alışkanlıklar olarak görüp küçümsedi. İnsanlar belli noktalarda hassasiyet gösterseler de dinin telkin ettiği bu değerlere kapitalizmin gözlüğü ile baktılar ve hayatlarına anlam katan pratiklerini yavaş yavaş terk etmeye başladılar. Bu anlayışa göre Sevgili Peygamberimizin sadaka olarak gördüğü tebessümün, selamlaşmanın, hayır yapmanın elle tutulur, gözle görülür bir ağırlığı yoktu dolayısıyla itibar edilmemeliydi. Küçük şeylerdi bunlar… Öyle gözü ve gönlü aydınlatacak bir gücü yoktu. Bir söz bir tebessüm kaç para eder ki! Fakat selamı kesince kalbi bağlarımız da koptu ve yalnızlıktan ölümcül bir hastalık gibi bahsetmeye başladık.
Kapitalist sisteme göre düzenlenen eğitim sistemimiz nesillerin soyut düşünce yapılarını geliştirecek bir programa tabi değildi. O yüzden eğitim imkânları her kesimi içine alacak kadar genişlese de bu kurumlardan beslenen bireyler ruhsal bir olgunluğa ulaşamadılar. Uzunca bir yol kat ettik, okuduk iş sahibi olduk ama büyüyemedik, erişkin bedenine sıkışmış 7 yaşında bir çocuk olarak kaldık. Garip bir çelişki içindeydik… Sakın abarttığımı falan düşünmeyin… Yoksa sokaklarda saç başa vuruşan insanların durumunu ne ile açıklayacaksınız? Meclis toplantılarında birbirlerinin üzerine yürüyen kelli felli adamların bu tavrını kaç yaşla ilişkilendireceksiniz? Asırlık ninelerin, dedelerin çocukça taleplerini, dini ilimleri hıfzetmiş hocalarımızın, sözde aydınlarımızın faşist tavırlarını ne ile gerekçelendireceksiniz? Kabul edin büyümeyi reddediyor ve yaşımızın getirdiği olgunluğu taşımıyoruz.
Kapitalizm kişiler arası ilişkileri özel mülkiyet, sermaye birikimi, takas, fiyat sistemi ve rekabet ekseninde şekillendirerek temeli ilk insana kadar dayanan iletişim modelimizi dönüştürdü ve kalbi bağlarımızı kopardı. Sistem bunu etkin olarak kullandığı beşinci kol faaliyetleri ile gerçekleştirdi. Üzerimize boca edilen kirden az ya da çok hepimiz etkilendik ve ilişkilerimizi güçlü kılan değerleri küçümsemeye başladık. Bir iki kelimeden oluşan selamın ne değeri olabilirdi ki! Gözle görülen elle tutulan bir kazanca sahip olmayanın itibarı da olmazdı. Küçük şeylerdi bunlar… Oysa dünyaya ait olmayan bu değerlerin özünde kitlelerin bilincini uyandıracak bir güç mevcuttu ve bu gücü somut düşüncemizle algılayabilmemiz mümkün değildi. O yüzden paçavraya dönen hayatlarımızda bir şeylerin eksikliğini hep hissettik ancak doğru adrese ulaşamadığımız için bu döngüden bir türlü kurtulamadık.