İnsan ve devlet gibi toplumu da bir olgu-varlık olarak kavramaya çalıştığımızda, onu sadece maddi yönüyle ele almamız eksik bir sonuca götürür bizi. Kuşkusuz maddi unsurları göz ardı edilmeksizin, toplumun aynı zamanda manevi ya da teknik felsefi bir kavramı kullanmak gerekirse “tinsel” bir varlık özüne sahip olduğunu kabul etmek yerinde olur. Bu kabul, bir anlamda bir önerme, hareket noktasını oluşturan bir ilke şeklinde de tasavvur edilebilir.

Tarih bilimi açısından toplum olgu-varlığına yaklaşım, her ne kadar kapsayıcı bir takım bilgiler, veriler ortaya koymaktaysa da, bu alanda başvurulan yöntemler, ister istemez, birbirinden farklılık gösteren sonuçlara ulaşabilmektedir. Buna rağmen, tarihin toplum konusunda ortaya koyduğu bilgiler, veriler, bunlara dayalı olarak varılan yargılar, değerlendirmeler ve yorumlar, en azından bazı ortak ilkelere, kurallara ve kurumlara işaret ederek vurgular yapabilmektedir. Belli bir dönemde, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan toplumlar hakkında tarihin ortaya koyduğu bilgiler, veriler, değerler, ilkeler vb. benzer niteliklerin bulunduğunu tespit edebilmektedir. Sözgelimi, farklı toplumlara mensup bireyler arasındaki ilişkileri dostluk, akrabalık veya düşmanlık şeklinde tanımlamaktadır. Bu ilişkilerin anlamları, temsil ettikleri değerleri daha yakından incelemeye başladığımızda, farklılıkların veya karşıtlıkların neden kaynaklandığını doğru bir şekilde anlamak, açıklamak, yorumlamak imkânı elde edilebilir. Fakat gerek ilke, kural ve kurum olmak itibariyle, farklılık gösteren toplumlar arasında ortak bir değerin temelde var olduğu sonucuna ulaşmak daima söz konusudur. Bu noktada, şimdilik, toplum olgusu soyut bir veri olarak göz önünde tutulduğunda, kendine özgü ve istisnai nitelikler ve özellikler mahfuz tutulmak üzere, genel olarak her toplum için geçerli bir takım ilkeler, kurallar ve kurumlar bulunmaktadır, diyebiliriz.

Daha fazla ayrıntıya girmeden, önceki bazı yazılarda söz konusu ettiğimiz “kamu” kavramı dolayımında irdelemede bulunabiliriz. Hemen belirtelim ki, kamu ya da “amme”, kuşkusuz doğrudan toplum olgusu yerine ikame edilerek kullanılamaz. Aksine, öncelikle toplum olgu-varlığı, doğrudan kamuyu temellendirmede belirleyici bir olgu olarak görülmelidir.

Bu açıklama çerçevesinde, kamu kavramını irdelemeye başladığımızda, açık veya örtük olarak toplum olgu-varlığını mutlaka akılda tutma zorunluluğu söz konusudur. Elbette, “kamu” kavramı, toplum olgu-varlığıyla ilişkilendirmek istendiğinde, çeşitli alanlar ile birlikte veya o alanlar belli ölçüde dikkate alınarak açıklanmayı gerektirir. Sözgelimi siyaset veya hukuk bakımından “kamu düzeni”, “kamu yararı”, “kamu ahlakı” gibi deyimleri anlamak ve açıklamak, kaçınılmaz olarak, toplum olgu-varlığını göz önünde tutmayı öngörür, hatta öngerektirir. Bu deyimler ya da kavramlar hesaba katılmadan, toplumun düzeni, yararı, ahlakı, anlaşılır mahiyet ve nitelikleriyle ortaya çıkartılamazlar.

Öte yandan toplum, gerek olgu-varlığı itibariyle, gerek varlığını sürdürme ve koruma gibi durumlarda, kaçınılmaz olarak “iktidar” şeklinde kendini gösteren bir başka olguyu içermektedir. Bu olgu, yani “iktidar”, toplum olgu-varlığını farklı biçimlere dönüştürme, hatta toplumun salt varlığını olumsuz yönde etkileme gizilgücüne ve imkânına sahiptir. Bu durum toplumu içkin bir niteliktir aynı zamanda. Denebilir ki, tarihi süreç içinde toplumların yaşadığı iniş ve çıkışlar, ilerleme ve gerilemeler, hatta var olma ve yok olmalar, toplumun içkin olduğu söz konusu “iktidar” olgu veya niteliğiyle doğrudan ilişkilidir.

İşte, toplum, daha özel anlamda kamu ile toplumun içkin olduğu bu iktidar ilişkisi nasıl kurulsun ki, toplum olgu-varlığını olumlu, iyi, kabul edilebilir doğrultuda geliştirebilsin?