Demokrasi ve özgürlük adına sürdürülen mücadelelerin,
aslında beslenme kaynakları belli. Bu, genelde Müslümanların yaşadığı
coğrafyada süregeliyor. Müslüman toplumların başındaki krallar ya da demokrasi
adına yönetenlerin tutumları birbirinden çok da farklı değil. Toplumların bu
yönetim biçimlerinden mutlu ve huzurlu oldukları söylenemez. Mutlaka
memnuniyeti olmayan tarafların olacağı kesin. Krallar bir biçimde toplumu baskı
altında solukları ve güçleri yettiğince bir yere kadar yönetirler. Demokratik
yönetimlerde de iktidarda bulunanlar güçlerini devlet desteğiyle sürdürürler.
Hangi düşünceye sahip olursa olsun devletin kurumları onların koruyucu gücüdür.
Polis örneği verilirse, bir zamanlar liberaller, kapitalistler, bir başka
deyişle sağcılar iktidarda olduklarında polis ya da güvenlik güçleri
kontrollerinde. Hatta koruyucu güç olarak görev yaparlar. Sosyalistler iktidara
gelince güçler el değiştirir bu sefer polis onların adamı olur. İktidarların
her el değiştirişinde göreve gelenlerin koruyucuları olurlar. Koruyucu güçler
her zaman için soğuk bir özelliğe sahiptirler. Pek de benimsenmezler. Bu gibi
durumlarda adalet söz konusu olamaz. Güç kendisini gösterir.
İnsanlığın bu zamanda en çok muhtaç olduğu şey adalettir.
Adalet, adil olma, insanları hakkıyla yönetme bir düşünceye dayanır. Bütün
canlı ve cansız varlıkların hakkıyla yönetilmesi, haklarının teslimi, yerinde
kullanılması asıl olanı. Böyle olunca taraflar her hâlükârda bir yanıyla
huzurlu olurlar. Bilirler ki yönetenler haksızlık yapmıyor.
Yönetimlere gelenler kendi zenginlerini oluşturuyorsa,
güç dayanaklarını farklı alanlara kaydırıyorlarsa ortada bir haksızlığın olduğu
kesin. Türkiye örneğine bakıldığında değişen her dönem iktidarların zenginleri
farklıdır. Zenginler ise kendilerine zarar gelmesin diye her duruma uyum
sağlayabiliyorlar.
Bir toplumun içinde aşırı zenginler türüyorsa burada bir
haksızlığın olduğu kesin. Adil olmayan bir uygulamadan beslendikleri kaçınılmaz
oluyor.
Aşırılıklar uçurumları büyütür doğal olarak.
İslâm bilgisi duygusu ve bilinci dışında yöneten kim
olursa olsun adalet duygusuna sahip olamazlar. İslâm aşırılıklara izin ve yol
vermez. Toplumun dengesini sağlayan ana unsurlar var. Faizli, emeğe ve alın
terine dayanmayan kazançları yasaklıyor. Bunu salt yasak duygusuyla ele
almıyor. Bu bir haramdır ve kimi çıkarcılar için sömürü aracıdır. Salt bireyin
çıkarı söz konusu değil kurumların da çıkarı var burada.
İslâm dışındaki yapılar kumarı da serbest bırakıyor. Bu
da haksız kazanca girer. İnsanların sömürülmelerine göz yumuyor. Bir takım
kurumlar ve kişiler başını alıp gidiyor.
İnsanlığın huzurunu bozucu her nesne ve durum
yasaklanıyor.
Dünyanın denetimini ellerinde bulunduranlar kargaşa
çıkarmaktan haz alırlar. Onlarda sınırlar yoktur. Çünkü bundan besleniyorlar.
Özgürlükler ve demokrasi bahane. Özgürlük alanları kendilerine zarar vermeyecek
ve kendileri için çıkar sağlamayacak her durum mubahtır. Arap Baharı adı
altında başlatılan kargaşanın sınırları ve boyutları belli değil. Birinden
başlanır diğerine geçilir. Sürece Türkiye dekiler heyecanla katıldılar ve
desteklediler. Şimdi birden ateş Türkiye yi sardı. Bu karmaşaya katılanların
bilinç dışı savruluşlarının sonuçları elbette olumluya işaret değil. Çünkü
anarşi anarşiyi doğuruyor. Biri diğerini tetikliyor ve tam bir çıkmaza
sürüklüyor.
Mısır örneği gözlerimizin önünde. Ayaklanmaya heyecanla
katılanlar şimdi şaşkın durumdadırlar. Bugün ayaklananlar mevcut iktidarı
düşürseler, bu sefer bir başka karmaşanın başlayacağı kesin.
Genç bir nüfus olan İslâm coğrafyasının enerjisi giderek
tüketiliyor. Bunu Türkiye örneğinde de görürsek sürecin yılgınlık, nefret ve
sonu gelmeyen bir uçurum. Geçmişte yaşananların bir başka versiyonu.
Türkiye yi ve bölgeyiyeni bir karmaşa dönemi bekliyor. Suriye de ölen insanlar gelecek için umut
verici olabilir mi Batılı egemenler tarafından demokrasi ve özgürlük getirilen
Irak ta bir ay içinde öldürülen insan sayısı geçmişi hiç de aratmıyor. Özgürlük
ve demokrasi gelse bile terör ve anarşi bitmeyecek. Çünkü Batı, gelir
kaynaklarının kesilmesini asla istemez.