Bugün modern dünyada kadının toplumsal konumu "üretim dişlisi" haline gelmekle eşdeğer tutan, kulağa hoş gelen ancak temelleri sarsılan bir kabul üzerine inşa ediliyor. Ancak bu parıltılı söylemin arkasındaki gerçeklik; ne yazık ki fıtratın, tarihi tecrübenin ve demografik geleceğin modernitenin konforuna kurban edilmesinden başka bir şey değildir.

Sıkça düşülen en büyük yanılgı, kadının modernite ile üretime dahil olduğudur. Bu, kadim tarihi yok sayan büyük bir yanılsamadır. Kadın, binlerce yıl boyunca ilimde, tezgahta, tarlada ve ticarette üretimin tam merkezinde yer almıştır. Modernite kadına yeni bir "üreticilik" vasfı kazandırmamış; aksine onu evinden, mahallesinden ve kendi emeğinin mülkiyetinden koparmıştır. Tarihsel süreç incelendiğinde görülür ki; kadim toplumlarda kadın kendi emeğinin sahibi olan "özgür bir aktör" iken, bugün merkezi bir otoriteye (ofis/fabrika) bağlı "ücretli bir işçi" konumuna indirgenmiştir.

Refah Yanılsaması

Kadın istihdamının toplumsal refahı artırdığı iddiası verilerle karşılaştırıldığında kağıt üzerinde kalan bir söylemdir. 1970'lerden itibaren kadınların iş gücüne kitlesel katılımıyla hane halkı geliri nominal olarak artmış görünse de, eş zamanlı olarak satın alma gücü dramatik şekilde gerilemiştir.

Bugün "tek maaşla geçinebilen orta sınıf aile modeli" adeta tasfiye edilmiştir. Kapitalizm, iş gücü arzını iki katına çıkararak ücretleri baskılamış ve tüketici kitlesini genişletmiştir. Dolayısıyla bugün kadınların büyük çoğunluğu "ekonomik özgürlük" idealinden ziyade, sistemin dayattığı “geçim zorunluluğu” nedeniyle sosyal hayatın dışına, mesai saatinin içine itilmektedir.

Fıtratın İtirazı

Anneliği "özgür bir tercih" seviyesine indirgemek, insanın biyolojik ve psikolojik kodlarıyla çelişen bir yaklaşımdır. İnsan yapısı; kariyer basamaklarıyla değil, neslin devamı ve aidiyet mekanizmalarıyla uyumludur. Bu "farklı yaşam yolları" söylemi, dünyayı ve Türkiye’yi demografik bir çöküşün eşiğine getirmiştir.

Dünya Bankası ve OECD verileri, ekonomik refahın zirvesindeki İskandinav ülkelerinde dahi (yıllık devasa devlet teşviklerine rağmen) doğum oranlarının 1.5 - 1.6 bandına, yani yenilenme eşiği olan 2.1'in altına gerilediğini göstermektedir. Bu tablo, meselenin sadece "yaşam maliyeti" değil, fıtrattan kopuşun getirdiği ağır bir yük olduğunu kanıtlamaktadır. Bugün Türkiye’nin yaşadığı ciddi krizin nedeni de budur.

Sarsılan Ana Kolon Anne

Bir binanın ana taşıyıcı kolonlarından biri yerinden oynatıldığında, binanın sarsılması bir suçlama değil, fiziksel bir sonuçtur. Aile yapısının ana kolonu "anne" figürüdür. Kadını modern piyasa şartlarının bir nesnesi haline getiren süreç bu kolonu zayıflatmış; neticede toplumsal bina çatırdamaya başlamıştır. Hem bu çöküşü kabul edip hem de ana taşıyıcının sistemden (evden) çekilmesinin buna etkisi olmadığını savunmak, mantıksal bir safsatadan ibarettir.

Küresel elitlerin "Büyük Sıfırlama" ajandası kapsamında dünya nüfusunu seyreltme planı, bugün "kadın kariyeri" ve "ekonomik özgürlük" gibi süslü ambalajlarla servis edilen zehirli bir ideolojik silahtır. Ekonomi bahanesi, insanlığı kandırmak için kullanılan koca bir yalandır. Nitekim refah içindeki Avrupa çökerken, en yoksul coğrafyaların çoğalması bu oyunun kanıtıdır.

"Haydi Kızlar Okula" gibi projelerle kadını fıtratından koparıp modern kölelik düzenine, yani patronların emrine amade eden sistem, aslında geleneksel kadını kasten katletmiştir. 20’li yaşlarda anne olmayı "enayilik", 35’ten sonra kariyer yorgunu bir bedenle çocuk sahibi olmayı ise "başarı" diye yutturan bu küresel mühendislik bir beka meselesidir. Tır şoförlüğü veya pompacılık gibi erkek işlerine zorlanan "yarı erkek kadın" modelleriyle aile kalesi içeriden çökertilmiştir. Eğer devlet, kültürel ve hukuki tüm aparatlarıyla kadını o ulvi makamına, yani anneliğe geri döndürmezse, bu topyekûn imha operasyonu milletimizin sonunu getirecektir; zira bir toplum kendi fıtratına dönmedikçe, bu ilahi ve biyolojik yıkımın durması imkansızdır.

Nereye Kadar?

Gelinen noktada, toplumsal hücreleri eriten bu kabuller "ilerleme" olarak pazarlanmaktadır. Tarihi tecrübe gösteriyor ki, fıtratı ve aileyi merkeze almayan hiçbir sistem kalıcı olamamıştır. Tarih bunun şahididir. Modernitenin sunduğu konfor, köklerimizi kuruturken bizi derin bir yalnızlığa ve kimliksizliğe sürüklemektedir.

Kör bir gidişatın içindeyiz. Belki de önceki medeniyetlerin yaşadığı o kaçınılmaz döngüye girdik. İş işten geçti mi, yoksa bu feryat bir uyanışa vesile olur mu? Bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz tek bir gerçek var. Fıtrata aykırı her adım nihayetinde kendi boşluğunda kaybolmaya mahkumdur.