Suriye’de son günlerde yaşanan hareketliliğe dair net bir şeyler söylemek en azından bugün için pek mümkün görünmüyor. Çünkü sahayı tüm yönleriyle yansıtan gerçek veriye bireysel olarak ulaşmak neredeyse imkânsız.

İstihbari bilgiler ise manipülasyon amacı taşımasından ötürü güven vermiyor. Bugün Suriye’de gerçekten ne yaşandığı ve yarına ilişkin hangi planların yapıldığı bilinmediğinden ortaya atılan yorumlar büyük ölçüde varsayımdan öteye geçemiyor. Böyle olunca da herkes kendi zaviyesinden meseleyi etüt ediyor ve birbirini, fotoğrafın bütününü görmemekten ötürü itham ediyor.

Bilgi eksikliğimiz olduğu doğrudur, ancak esasında Suriye’de yaşanan bugünkü olayları anlamak ve tahlil edebilmek için kendisinden istifade edebileceğimiz üç önemli tecrübemiz olduğunu söylememiz mümkün.

Bunlardan ilki; 2010 Arap Baharı’ndan beri yaşadığımız 14 yıllık tecrübe. Bütün taraflar savunduklarıyla ve işledikleriyle neye mal olduğunu gördüler esasında. İkincisi; 1991 Birinci Körfez Harbi’nden bu yana gözlerimizin önünde cereyan eden olaylar silsilesi. Üçüncüsü de Sykes-Picot’tan beri suni şekilde oluşturulan sınırlar arasında sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel ayrışma kaynaklarının belirginleştirilmesi tecrübesi.

Hülasa 100 yıllık bir tecrübeye sahibiz. Diğer bir ifadeyle 100 yıldır ameliyat masasından kaldırılmayan coğrafyamıza dair bütün operasyonlar gözümüzün önünde yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Öyle ki, sadece şahit olmuyor, kimi zaman bu ameliyatlara bölge ülkeleri olarak yardımcı personel vazifesiyle müdahil bile olabiliyoruz.

100 yıllık süre içerisinde bölgeyi dizayn eden güçler sırasıyla farklı enstrümanlar kullandılar. Sykes-Picot’u da içeren ilk aşamada “sömürgecilik” kartı kullanıldı. Soğuk Savaş dönemiyle birlikte ikinci aşamada “iş birlikçi hükümetler” evresine geçildi. Düşmanın kırmızıdan yeşile dönüşünün somutlaştırıldığı 11 Eylül 2001’den beri de “Proxy-vekil” güçler kullanılarak karmaşa ve kaos kurumsallaştırılmaya başlandı.

Her bir aşamada kendisine karşı alternatif geliştirilebildiği için ırkçı emperyalist sistem oluşturduğu yeni enstrümanlar ile yola devam etti. Bugün Suriye’yi anlamamızı zorlaştıran en önemli sebep, çatışmanın vekiller üzerinden yürütülmesidir.

Mesela Heyet Tahrir Şam (HTŞ) kimdir ve kim tarafından fonlanmaktadır, ip kimin elindedir desek bunun tek bir cevabı yok. İşin içinde bildiğimiz, bilmediğimiz birçok ülke var. Düşman görünümlü ABD ve Rusya’nın 150 bin kişilik ordu haline gelen PYD’yi desteklemesi örneğinde de aynı durum geçerli.

Peki olayları nasıl okumalıyız?

“O orayı aldı, bu burayı aldı” tarzı magazin takibini bırakıp tarihimizden ders almak durumundayız. Hatırlayalım.

1980 yılında yayımlanan Oded-Yinon Planı okunduğunda görülecektir ki, İsrail o yıllarda kendisine en büyük tehdit olarak Irak lideri Saddam Hüseyin’i görmekteydi. Zira Saddam, İsrail’in kurgulamaya çalıştığı plan açısından bir tehditti.

Irak’ın başında Saddam olduğu müddetçe Kürtler üzerinden bölgesel ayrılık tohumları ekilemeyecek, Şii-Sünni kavgası büyütülemeyecek, Ürdün ve Körfez ülkeleri Filistin karşısında konumlanamayacaktı.

Bu yüzden daha önce işlerine gelen Saddam şeytanlaştırıldı, Müslümanların desteği ve ABD’nin işgaliyle iktidardan uzaklaştırıldı. Türkiye de dahil komşu ülkeler bu infaza sadece sessiz kalmadı, bir de üstüne destek verdi ne yazık ki. Şimdi Irak, Siyonist tezgâhın insafında bir yaşam sürmek zorunda kalırken tüm bölge ülkeleri de bunun zararını doğrudan yaşar hale geldi.

Son 14 yıldır da zalim Esad’dan kurtulmamız gerektiği fısıldanıyor kulaklarımıza. Peki kim sayesinde kurtulacağız. ABD ya da Rusya’nın domine ettiği ama arka planda Siyonizm’in kontrol ettiği kutuplar üzerinden tercihte bulunmamız isteniyor.

Peki, Esad gittiğinde oluşan Suriye haritası nasıl olacak?

Suriye içinden dört ayrı devlet çıkartılma planı bulunuyor. Şam’ın alt tarafından Deyrizor’a kadar dar uzun bir koridor şeklinde uzanan Dürzi devleti, şu an elinde bulundurduğu bölgelerle birlikte Kürt devleti, Esad ailesine bırakılacak bir Nusayri devleti, HTŞ’ye bırakılacak Sünni bir devlet...

Kısacası Suriye, İsrail’in kolayca öğütmesi için hazır lokma haline getirilecek. 

Yani, bir daha asla huzur ve sükunete kavuşamayacak ve istenen her aşamada karıştırılmaya açık olacak bir Suriye planlanıyor.

“Ama efendim olur mu, siz de hep İsrail’in planlarını olacak gibi kabul ederek değerlendirme yapıyorsunuz, bizim de planlarımız var” diyen dostlarımıza, samimi insanlarımıza hatırlatmakta fayda var.

Bunun için refleksif davranmak yerine siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel parametreleri göz önüne alarak gerçekçi değerlendirmeler yapılması gerekiyor.

“Arap Baharı bizim baharımız olamaz, zira İslami hareketlerin buna henüz mecali yok” denildiğinde alınganlık gösteren İhvan mensupları, ilerleyen yıllarda pişmanlıklarını dile getirdiler ama bunun faturası çok ağır oldu.

Arap Baharı’ndan bu yana elbette dengeler çok değişti ancak bu dönem geleneksel İslami hareketler ve devletler açısından olumlu bir seyir de izlemedi. Aksine aktörler çok daha parçalı ve bağımlı hale getirildi.

Bugün de şu an Suriye’de yaşanan operasyonları yürüten HTŞ’nin, geleneksel İslami hareketler ile hiçbir irtibatının olmadığı ve bu operasyonun ABD’den bağımsız olmadığı bu denli aşikâr iken buradan hayırlı bir netice beklemek, yaşananlardan tecrübe çıkartılamadığının ispatı olur. 

Öte yandan, şayet bu uyku halinden uyanılmazsa İdlip’te yaşayan 5 milyonluk devasa kitleye olası saldırılar sonrasında Türkiye’nin yeni kitlesel bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalma riski bulunuyor.

Bu yüzden Irak, Afganistan ve Suriye’de vekiller üzerinden yürütülen kaos düzeninin Türkiye’ye göç üzerinden sıçratılması gibi tehditleri de göz önüne alınarak sınırlarımızda ciddi önlem alınmalıdır. Astana Zirvesi’nde de ifade edildiği gibi Türkiye’nin güvenliği, Suriye-İran ve Irak’ın bir ve bütün olmasından geçer. Bunun için de Türkiye’nin milli reflekslerle domine edeceği bir stratejiye ihtiyacımız var.