Söz (Kelâm) ün haysiyet, şeref değerlerinin yitirilip yitirilmeyeceği ölçeğinde sınandığı anlar vardır. Sözün ifade edilmesi gerektiği an ve yerde sükût edilmesi, nasıl sözün şerefini onurunu yitirmesine neden olursa, sırf sözün haysiyet gereği susulması şart olunan yer ve zamanda konuşulması da aynı sonucu doğurur. Üstelik susulması gerektiği anlarda sözün sarfı, maksadını da aşan gelişmelere, nifak, hakaret, kovuculuk vb. misali kötülüklere, olumsuzluklara yol açması kaçınılmazdır.

Başta medya olmak üzere, bilim, düşünce, sanat-edebiyat ve siyaset dünyasında sözün haysiyetinin bu denli sınandığı bir zaman sürecine daha önceleri tanık olunmuş mudur Genelleme yapmak yanıltıcı olabilir ama bu denli bilerek-isteyerek sözün haysiyetini küçültücü, açık ve bilinçli bir şekilde küçültücü bir tutumun görüldüğü herhalde söylenemez.

Sözün haysiyetiyle, kişilikleri değilse de, meslekleri ya da aparttıkları yaşama standardı (yaşama biçimi üslübuyla karıştırmamak gerekir) nın sürdürülmesi maksadıyla yaptıkları iş doğrudan ilgili olan medya, bilim, düşünce, sanat ve siyaset dünyası adeta bir sınama alanına dönüşmüş gözüküyor. Söz ün içeriğini, yani özünü kavram kalıbına, katagorisine dökerek anlaşılır, somut hale getiririz. Sözün haysiyetinin sınanmasında kavramlar böylece bir ölçü (eriterium), bir değer birimi niteliği kazanır. Dolayısıyla kavramların bağlamlarından kopartılması ya da saptırılması, bilerek-istenerek ve bilinçli yapılıyorsa, sözün haysiyeti varolma-yokolma denklemine tabi tutuluyor demektir.

Sözün haysiyetini yitim derecesinde sınanmaya tabi tutan kimselerin, kolayca ve fütursuzca kullandığı kavramların başında özgürlük, insan hak ve özgürlükleri, hukuk ve hukukun üstünlüğü, laiklik, demokrasi vb. yer almaktadır. Bu kavramları kolayca ve sıklıkla kullanmaları, onlara yeni yorumlar ve açılımlar sağlama şeklinde değil, tam aksine içeriklerini boşaltma, anlamlarını yoketme yönünde gerçekleşmektedir. Olayların, durumların, sorunların farklılaşmasına rağmen, bu türden kimselerin yaklaşımları hep aynı kalmakta.

Örnek olarak güncelliği dolayısıyla parti kapatma meselesini hemen hatırlatabiliriz. Bu yaklaşım içinde onların şablon olarak kullandıkları kavram demokrasidir. Aslında kavram bağlamında kopartılarak, asıl, temelde yatan maksadı gizlemek üzere kullanılmaktadır. Ancak demokrasiye olmayan bir anlam yükleyerek, gerçekde safsata olarak tanımlanacak bir görüşü mantıki ve doğru bir ölçü gibi sunabilmektedirler. "Demokrasilerde parti kapatılmaz!" Eğer bu bir doğru önerme kabul edilecekse, şu tarz önermeler kurulması da mümkündür. "Demokrasilerde cinayet işlenmez, vergi kaçakçılığı yapılmaz. Kamu ihalelerine fesat karıştırılmaz. Sömürü olmaz. Oligarşi olmaz. Daha da uzatabiliriz. Dikkat edilirse bu örneklerde bile, demokrasi, siyasi bir rejim türü olarak, ölçü olarak alınamayacak kadar konu dışıdır. Kaldı ki, demokrasiler (tek bir demokrasi tipi düşünmek, bizzat demokrasinin özüyle bağdaşmaz). Parti kapatmalarla, farklı görüşlerin iktidar mücadeleleriyle deneyim birikimi sağlayagelmişlerdir. Sözgelimi "demokrasinin beşiği" gibi beylik bir söylemin nesnesi olan İngiltere de Tudor ya da Stuart hanedanlığını ihya etmek için iktidar mücadelesine girişecek bir parti kapatılır mı, kapatılmaz mı Ya da Fransa da Bourbon krallığını diriltmek isteyen bir partiye cevaz verilir mi, verilmez mi

Burada saptırma açık. Konu demokrasiyle ilişkili olmasına rağmen, demokrasiye değil hukuka aittir. Zaten demokrasi kavramının mahiyeti, unsurları, biçim ve usulleri de ancak hukukun cevaz vermesiyle meşruiyet düzlemine çekilir.

Sözün özü, sözün haysiyeti ölçeğinde, yapılan tartışmaların temelinde Türkiye nin "milli" mi, "gayri milli" mi kalacağı ve olacağıdır. Sözün haysiyetine sadakat doğrudan "milli" olana bağlıyor bizi. Sözün haysiyetini sınamayı meslek edinmişlerin "milli" kapsamında varsayılması bile sözkonusu olmamalıdır, üstelik utanılacak bir haldir de.