Doğal olarak insan, söz ve davranışlarıyla herhangi bir konuda ve durumda, merakını gidermek için soru sorar. Soru sorma biçimi, üslubu farklılık gösterse de, kaynağı itibarıyla aynilik ya da özdeşlik içindedir, denebilir. Bu bakımdan, soru sormanın nedenini ve amacını, insanın doğasına, yani fıtratına bağlamak, genel bir kabul görmüştür. Harfleri, kelimeleri yanlış veya yetersiz telaffuz etmeye başlayan bir çocuğun, tekrar be tekrar soru sorması karşısında, en sabırlı ve mütehammil anne-babaların bile isyan ettiği bilinir. Ancak çocuk, farkına varmaya başladığı çevresini, nesneleri, olup bitenleri anlamlandırabilmek için merak eder etmez soru sorma gereğini de duyar.

Merakını içinde saklayan, bunu dışa yansıtma gereği duymayan, dolayısıyla soru sormayan bir insanın bilgi dağarcığı da sınırlı kalır. Öyle ki, zamanla sahip olduğu bilgi, karşılaştığı yeni durumları anlamasına, farklı sorunları çözmesine yardımcı olmadığı gibi, çoğunlukla engelleyici bir niteliğe dönüşür.

Benzer bir uslamlamayı, akıl yürütmeyi, toplumlar bakımından kurgulamak da mümkün, hatta zorunludur. Düşünce sistemleri ve geleneği açısından soru sormanın gerekliliği ve önemi haydi haydi, olmazsa olmaz (sine qua non) bir niteliktir. Merak etme duygusu sönmüş bir düşünce sistemi ve geleneği, aldatıcı bir doyumla yetinmeyi kabullenmiş, yeni bilgiler elde etmek için araştırma gereğini ortadan kaldırmış demektir. Böyle bir düşünce sistemi ve geleneği, hâlâ var olduğu kanısına sahip görünse bile, bu aslında bir sanı, bir vehim olmaktan öteye gitmez.

Kabataslak kabilinden bir örnek vermek gerekirse, bu durumu somut bir biçimde gözler önüne serecek olan Batı Ortaçağı’nın Skolastisizm olarak tanımlanan düşünce sistemini hatırlamak yeterli olacaktır.

Uygarlık olgusu bağlamında konu daha bir önem arz etmektedir. Çünkü uygarlık olgusu, birbirini destekleyen ve dengeleyen, maddi ve manevi birçok unsurun bir bileşkesi olduğu için, unsurlardan birini oluşturan alanda ortaya çıkacak eksiklik ve dengesizlik, eninde sonunda bütünü saracak ve işlemez hale dönüştürecektir.

Somut bir örnek üzerinde uslamlamada bulunulabilir. Şah totaliterliğinin, “İslam Devrimi” olarak tanımlanan ve “Humeyni”nin adında simgelenen, gerçekten önemli hareketin dünya kamuoyu tarafından kabullenilmesi, sadece İran’da değil, dış dünyada da yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştü. Tam bu sırada, iktisat alanında doktora derecesine sahip olan Beni Sadr, başbakanlık görevine getirilmişti. Hareketin verdiği heyecan ve coşku ortamında, Sadr’ın bir açıklaması dikkat çekiciydi. Özetle diyordu ki, İran’da büyük ve önemli bir hareket gerçekleşmiştir, ancak bu hareketin kaynağı olan İslam düşüncesinin, toplumsal, iktisadi, idari ve siyasi alanlarda somut göstergelerinin ortaya konulması gerekmektedir. Yani ayağımızı yere basarak, toplumsal, iktisadi, idari, siyasi ve kültürel, kısacası uygarlık iddiası bağlamında yeni bir yol ve yapı ortaya koymamız şarttır.

Ne var ki, Sadr, bu sözü söylemesinin haftası dolmadan, adeta canı zor kurtarırcasına, soluğu ancak Paris’te alabilmişti. Yıllar sonra, Marmara İlahiyat’tan bir hoca, Paris kahvelerinin birinde Sadr ile karşılaştığını anlatmış ve “güvercin tedirginliği içinde” (bu nitelendirme Malatya kökenli H. Dink’e aittir) yaşadığı izlenimi aldığını söylemişti.

Özetle, sorulması gereken, kimi zaman da kaçınılmaz, hatta hayati bir anlam yüklenen soru sorulmadığı takdirde, kısır bir döngüye mahkûm hale gelmek, adeta alınyazısı gibi bir hükme dönüşebilmektedir. İşte o zaman da, sadece soru sormak, sorgulamak yeterli olmadığı kadar, soruyu doğru sormak kaçınılmaz, zorunlu bir anlam kazanıyor.

Laga lugayı (ki bunu Maliye Bakanlığı koltuğunu işgal eden kişi harika yapıyor) bırakıp, niçin ve neden toplum, ülke bu hale geldi, bağlamında bir dizi soru sormak gerekmiyor mu?