Abraham Maslow, insanın sevilme, takdir edilme, kendini bir yere ait hissetme ve saygınlık kazanma ihtiyacını temel gereksinimlere dâhil eder ve bunların makul ölçülerde karşılanması gerektiğini savunur. Bilindiği üzere geleneksel kültürümüzde bu ihtiyaçlar aile fertleri, akrabalar ve dostlarla kurulan ilişkiler vasıtasıyla karşılanır ve nesilden nesle aktarılırdı. Kapitalist sistem bu yapıyı bozdu ve insanlar bırakın arkadaşlık, dostluk ilişkilerini birinci derecede yakınları ile dahi bağ kuramaz hale geldiler. Aile ilişkilerinin kazanımlarından mahrum kalan çocuklar ise sevme, sevilme ve onay alma gereksinimlerini karşılayabilmek için sosyal medya araçlarına yöneldiler.
Sosyal medya dibi görünmeyen bir kuyu ve içine aldığı her şeyi yavaş yavaş öğütüyor. Artık insanlarımız aile yaşantılarından tutun da gittikleri mekânlara, yaptıkları alışverişlere, harcadıkları paralara ve kavgalarına, aşklarına, kişisel hesaplarına kadar her şeyi burada sergiliyor ve dibi görünmeyen bu kuyuya dalıp varlıklarını hissettirmeye çalışıyorlar. Bakıyorsunuz mutsuz ve donuk yüzlü bir aile kallavi bir sofraya oturmuş poz veriyor ve bütün dünya gözlerini dikmiş kendilerine bakıyormuşçasına hoşnut oluyorlar. Kurulan sofralar, yapılan alışverişler, eğlenceler her şey selfiye dönüştürülüyor ve insanlar hiç tanımadıkları kişilerden gelecek yorumlara göre hareket ediyorlar. Kendimizi sosyal medya üzerinden gösterme hevesimiz o kadar sıradanlaştı ki bu konuda hiçbir hak, hukuk ve hudut tanımaz hale geldik. Biliyorsunuz geçtiğimiz hafta deprem bölgesinde bir görevli yıkıntılar altından baygın vaziyette çıkardığı çocuğu hastaneye yetiştirmek yerine onunla poz verip selfie çekmeye ve durumdan nemalanmaya çalışmıştı.
İnsanların bilgi düzeylerini ölçebilir ve rakamsal bir puanlamaya tabi tutabilirsiniz ama vicdani hassasiyetlerini, değer algılarını, merhametlerini ölçemezsiniz. Tamam, insan eylemlerinin, ifadelerinin, tutum ve tavırlarının bir parçasıdır fakat bir görevlendirme yapılacağı zaman ilgili kurum ve kuruluşlar şahsın değer algısı ile ilgilenmiyor sadece bilgisini ölçüp karar veriyor. Eğer afet bölgelerinde görev alacak kişiler seçilirken merhametlerini de ölçebilecek bir araç olsaydı eminim ki şahısların aldıkları puan değil vicdanlarındaki hassasiyetleri dikkate alınırdı.
Kucağındaki yaralı çocuğu hastaneye yetiştirmek yerine onun acısını fotoğraflayan kişi halkın tepkileri ile karşılaşınca, “Çocuğu canlı olarak çıkarınca heyecandan böyle bir çekim yapma ihtiyacı hissettim” açıklamasında bulunmuş… Nasıl yani? Ne yaptınız? Ya da böyle bir durumda ne yaparsınız? Yaralı bir çocuk ölüme nefes nefes yaklaşırken onunla birlikte nefesinizi tutup ambulansa doğru koşmaz mısınız? Çocuk nefes alabilmek için çırpınırken her şeyi unutup onun acısıyla kucaklaşmaz mısınız? Başınızı kaldırıp yerleri ve gökleri inletecek bir sesle duaya durmaz mısınız? Kucağınızdaki çocuğun nefesi kesilirken onun acısını bütün ruhunuzda ve bedeninizde hissedip gözyaşlarınızla eşlik etmez misiniz? Nesiniz siz? Hangi familyadan geldiniz? Nereden? Hareket eden bir robot musunuz? Kucağınızda taşıdığınız çocuğun çırpınışlarını hissedemeyecek kadar koptunuz mu hayattan?
Hatırlarsınız Kevin Carter adlı bir fotoğrafçının 1993 tarihinde çektiği bir fotoğraf vardı. Carter, Birleşmiş Milletler’e ait olan bir gemiyle büyük bir kıtlıkla karşı karşıya olan Güney Sudan’a gitmiş ve burada hepimizin vicdanlarına kazınan o fotoğrafı çekmişti. Fotoğrafta yerde bir mendil gibi kıvrılmış vaziyette yatan siyahî bir kız çocuğu vardı ve az ötede ise bir akbaba onu yemek için ölümünü bekliyordu. Kevin Carter çocuğa yardımcı olmak yerine fotoğrafını çekmiş ve insanlığın ölümünü resmeden bu fotoğraf Pulützer ödülüne layık görülmüştü. Açlıktan ölmek üzere olan çocuğa yardımcı olmak yerine benim işim sadece fotoğraf çekmek deyip onu akbabaya yem olarak bırakan gazeteci çok fazla tepki almış ve intihar etmişti. Ne yazık ki bu tür tavırlar insanın nefes alıp verdiği her yerde karşımıza çıkabiliyor ve böyle durumlarda merhameti kuşananlar bir araya gelip daha da güçleniyorlar. Ve onların sesi bütün kötülükleri eritiyor…