Çocuk iken, köyümüze genellikle fötr şapkalı adamlar gelirdi. Arabaları fiyakalıydı. Arkalarında insanlar koşuştururlardı. Köylüler saygı duruşunda durur, tazimde kusur etmezlerdi…

Askerlikte, komutanlara karşı nasıl bir tavır sergiliyorlarsa, köye gelen siyasilere karşı da aynı derecede esas duruş göstermekten geri durmazlardı.

Ara sıra, köyün ileri gelenlerinden biri, bir talep dile getirse, fötr şapkalı siyasetçi hemen cebinden yenice sigarasını çıkarır, üzerine notlar alırdı.

Seçilen vekiller, köyü hatırlamaz, yolunu unutuverirlerdi zamanla.

Ellilerde, altmışlarda, Türkiye’de siyasetçilerin oluşturduğu bir sınıf oluşmuştu. Darbeciler bile, kendilerini tabi senatör ilan ederek, politikanın mutlu localarında ömür tüketirlerdi.

Genellikle, politikacının oğlu politikacı, subayın oğlu subay olurdu o dönemlerde. Aşağıdan yukarıya doğru çıkmak, dikey çıkmak mümkündü, lakin zordu.

Türkiye, birçok şeyi 70’li yıllarda yaşadı… Kavgaları da, farklı sözleri de, siyaset etme biçimlerini de.

Demokrasi… Halkın yönetimi dediler, çoğu kez, halkı dışarıda tutarak, halk adına bir avuç elitin insafına terk ettiler geleceğimizi.

Siyaseti de, kimi grupların, çevrelerin sanatı, geçim kaynağı haline dönüştürdüler bir müddet.

Değişim, 70’lerde başladı… Bu milletin çocukları, farklı partiler kurmaya, değişik partilere girmeye başladılar.

İlk kez, halk adam yerine konmaya başladı… Siyaset, halkı keşfetti. Halk, değerlendi.

Gerçekten, bu dönemden sonra dahi, siyasetin maksadı ne oldu? Teoride neydi de, pratiği nasıl oldu? Sahiden, millete hizmet etme yolu mu oldu, milleti alt etme, uyutma aracı haline mi dönüştü?

Keyfilikler, birçok dönemde, bu ülkenin genel geçer kuralı oldu. Süleyman Demirel, yeğeni üzerinden sıkıştırılınca, verdimse, ben verdim, size ne, diyebilme cesaretini gösterebilmişti.

Hazineye ait, bir paranın, seçilmiş biri tarafından keyfince oraya buraya verilebileceğini de o dönemde öğrenmiş olduk.

Hâlbuki gelişmiş toplumlarda ve demokrasisi tam oturmuş ülkelerde, seçilmiş olsan bile, hesap vermede, hukuk karşısında kimsenin üstünlüğü yoktu.

Burası Türkiye idi ve bu tür alışkanlıklar ne yazık ki hep devam edip gitti.

Siyasetçilerin fötr şapkası yok ama ayrıcalıklı kimi hüviyetlerinden ötürü… Dahası, iktidar olmanın hazzıyla, nice insanın kendince bir hukuk oluşturması, yaşamı mutsuz kılabilmektedir.

Fakir fukara… Garip ve güçsüz bir hata işlediğinde, kendini hemen karakolda, mahkemede bulurken, kimilerine yıllar yılı dokunulmaması, ayıpların tarihinde kara lekedir.

Siyasetin maksadı, milletin mutluluğudur.

Siyasetin maksadı, hukukun üstün kılınmasıdır.

Siyasetin maksadı, adaleti herkes için cari kılmaktır.

Siyasetin maksadı, millete hamal olmaktır, memur olmaktır… Ve temsil ettiğimiz toplumu, her anlamda huzurlu kılmak, Allah’ın yaradılış hikmetine dönük kazanç elde etmelerine yardım etmektir.

Bireyleri şerefli olan bir toplumda yaşamanın hazzıyla yaşayabilmektir aslolan. Siyaset, buna hizmet ederse, anlamlıdır ve gereklidir… Varlık sebebine dönmüş demektir

Allah için yaşayan… Allah için hizmet eden… Mükâfatı önce Allah’tan, sonra milletten bekleyen anlayış hâkim olursa, işlerimiz kolaylaşır ve millet mutlu olur.