Bir bakıma tefrika izlenimi verse de “Siyaset ve İktidar” başlığı altında bu dördüncü yazının yazılışı kavramsal düşünmenin gereğini, gazetenin günlük yayın zorunluluğuna rağmen, bütünlüğü sağlayacağı için yerine getirmektir. İlk üç yazıda kavram olarak “siyaset” ve “iktidar”ın, alışılageldik anlayışa rağmen farklı içeriklere sahip oldukları üzerinde irdelemede bulunulmaya çalışıldı. “İktidar”ın bir insani, bir de toplumsal boyutu ya da niteliğinden söz etmenin mümkün olduğu ve bunu bir “olgu” olarak tanımlamanın kolaylaştırıcı olabileceği öncelikle söylenmelidir. Daha açık ifade edilirse, “iktidar”ı, insan olarak bireyi de içkin olabileceği için toplumsal olgu şeklinde nitelendirmenin yerinde olacağıdır.
Herhangi bir toplumsal olgu, çeşitli yönlerden ele alınıp incelenebilir ki, toplumsal bilimlerin hemen her biri bunu kendi özgü kullandıkları yöntem bağlamında çalışırlar. Tarih, sosyoloji, iktisat, hukuk, antropoloji, toplumsal psikoloji, siyaset bilimi ve diğerlerinin çalışması böyledir. Yine de, “iktidar” gibi toplumsal olgu, bir olgu olarak ortak konu gibi görünse de, her toplumsal bilim, başvurduğu yöntem gereği konuya farklı yaklaşım içinde olmak durumundadır. Tarihçi onu tarihi bir olay, sosyolog toplumsal gerçeklik, hukukçu hukuki bir olay, siyaset bilimci siyasetin bir aracı veya enstrümanı olarak gözlemler. Deneysel bilimler iktidar olgusunu betimlemeye çalışırken, normatif bilimler (hukuk, ahlak) belli bir değer ölçeğinde değerlendirmeyi öncelerler.
Toplumsal olgu olması dolayısıyla, toplum verisi bağlamında çeşitli ilişkiler tarzında ortaya çıkar iktidar. Burada siyasi iktidar tanımının yanında, iktisadi, kültürel, düşünsel veya ideolojik vb. iktidar tanımından da söz etmek mümkündür. Dolayısıyla toplumsal olgu olmak itibariyle iktidar değişkenlik gösterir ve ilgili olduğu alanların dayandığı değerlerin ölçeğinde kavranılır bir özelliğe kavuşur. Sözgelimi, kapitalist iktisadi sistemde iktidarın belirmesi, kullanımı, işlev ve amacı çıkar, fayda ve kar kavramları temelinde gerçekleşir. Çıkarı, faydayı ve kârı elde eden, kaçınılmaz olarak iktisadi iktidarını kurar, yerleştirir, mücadelesini bu doğrultuda yapar. Kendi kavramlarını ve onlara yüklediği değer yargılarını temellendirir. Ancak, zorunlu olarak bu iktidar kendi karşıtını da doğurur, çünkü iktidar öznel ve kişisel unsurlar çerçevesinde somutlaşır. Öznel ve kişisel olan, daima karşıtını doğurur.
“Siyaset” kavramı öteden beri kullanılagelmiş olmasına rağmen, Müslüman toplumlarda asıl var olan somut ve gerçeklik etkisiyle iktidar olgusudur. Bu olgunun, sınırsız, belirsiz, öngörüsüz, yıkıcı bir tarzda kullanılmasını önleyebileceği kanaatiyle, genel olarak ahlaki bir takım ilkelere atıfta bulunulmuş, iktidara sahip olanların soyut ve genel öğütler yoluyla “ıslah” edilebileceği zannedilmiştir. Farabi gibi bazı filozoflar felsefi söylem içinde kalarak insan, toplum, yönetim, siyaset ve iktidar kullanımı üzerinde irdelemelerde bulunmuşlarsa da, bu çerçevede kalan düşünceler, insan, toplum, yönetim, siyaset, özellikle de devlet (ki temel bir sorun olarak hâlâ ortada durmaktadır) alanlarında gereken etkiyi pek gösterememişlerdir. Kuşkusuz, gerek İslam, özellikle de Türk tarihi sürekli, yoğun, çeşitli, hayranlık uyandırıcı, ama aynı zamanda derin acılarla boğucu iktidar mücadeleleriyle doludur. Zengin bir çeşitlilik, ayrıntılı bir özellik ve yoğun bir birikime de sahiptir. Ne var ki, birer toplumsal iktidar olgusu olarak kalmış gözükmektedirler. Siyaset düzlem, düzey, değer ve ölçeğinde bir bütünlük, süreklilik ve kalıcılık niteliği zayıf kalmıştır, denebilir. Günümüzde Müslüman toplumların sorunlarını çözememesinin temelinde “iktidar” olgusuyla, “siyaset” değerinin çatışması yatıyor olmasın!