Toplum neden kendi meselelerine bile yabancı, duyarsız ve bigane kalıyor acaba? Neden, kemikleşmiş meselelere dair en ufak bir söz bile duymak istemiyor? Neden umudunu büsbütün yitirmiş bir vaziyette, kendini “siyaset dışı” alanlara atıyor? Bu soru üzerine adamakıllı düşünmek lazım. Çünkü bu sorunun cevabı, Türk siyasetinin geldiği nokta hakkında ipuçları içeriyor.

Türk halkı, siyasetten öylesine yoruldu, sıkıldı, bunaldı ve umudunu kesti ki, apolitik olmakta buluyor çareyi adeta. Siyaset her dönem biraz “kör döğüşü” tarzında sürüp gitmiştir, ancak son 10-15 yıllık siyasi tavır toplumu gerçekten de yordu. Kimseye bir faydası olmayan, iktidar medyasının pompaladığı yapay gündemler, bunlar üzerine dönen tartışmalar, münakaşalar, hakaretler, toplumu zihnen meşgul ediyor ama hiçbir tarafından yakalamıyor aslında. Siyasetin, kendi meselesi yerine yapay konuları konuştuğunu, tartıştığını gören insanlar, ister istemez siyasete de siyasetçiye de mesafeli yaklaşıyor, giderek de soğuyor.

Buradaki temel sorun, siyasetin fazlasıyla pragmatik, fazlasıyla “amaca giden yolda her ey mübah” çizgisinde olmasıdır. İki tane oy almak için toplumun kutuplaştırılması da, insanların birbirine öfke ve nefretle bakar hale getirilmesi de, aslında hep “koltuk” odaklı kaygılardır. “İki tane oy uğruna” toplumsal kamplaşmanın artırılması neticesinde, fiili olarak iki karşıt cephe oluşmuş durumda ve kimse de bundan rahatsız görünmüyor.

Bir tarafta iktidarı destekleyenler, diğer tarafta muhalif kanat ve hiçbir şekilde birbirleriyle yan yana gelmeyen, oturup konuşmayan, hiçbir konuyu sağlıklı şekilde tartışamayan bir toplum manzarasını yaşıyoruz maalesef. İnsanlar, öylesine bir propaganda bombardımanına maruz kalmış durumda ki, en basit meselelerde bile bir de bakmışsınız ki siyasi görüş ayrılığına geliveriyor iş anında.

Toplumun gerginliğinin bu şekilde devam etmesi, birlikte ve aynı ülkede yaşamak zorunda olan bu ülkenin insanları olarak herkesi rahatsız etmek zorunda değil mi? Bir siyasi parti liderinin, farklı görüşteki bir başka siyasi partiyle görüşmesinden bile “nem kapan” bir zihin yapısı, kendi dışındaki herkesi (yani bu ülkenin kendisine oy vermemiş vatandaşlarını) “gayrı milli” vs ilan edebilen bir siyasi tavır, bize ne katabilir Allah aşkına? Sadece toplumu daha da yoracak, siyasetten biraz daha soğutacak ve kamplaşmayı daha da keskinleştirecek. Allah aşkına, güç, iktidar, makam uğruna bu vebale girmeye değer mi?

Bu kısır, verimsiz ve gergin siyasi atmosferde, Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun bir anda “gündemin baş köşesine oturması” tesadüf değil tabi ki. Çünkü, siyaseti bir iddia, ideal ve prensipler manzumesi olarak görüp, çıkar-menfaat ilişkilerini bu çerçevenin dışına koyarsanız, doğruları söylemek de “otomatikman” kolaylaşır. Halk tabiriyle, “çiğ yemezseniz karnınız ağrımaz” ve yapmayı düşlediğiniz işler, düzeltilmeyi bekleyen yanlışlar da önünüzdeyse, iyi siyaset yapmak hiç de zor değildir aslen.

Siyaseti şayet birtakım hesaplara, “hiçbir şey yapmamaya”, sadece kuru laflar üretmekle de yapabilirsiniz. Ancak o zaman da “özgül ağırlığınız” sıfıra yakın olur, herhangi bir sorumluluğun altına girmekten korkarsınız, “gel iktidar ol” denince kaçacak delik ararsınız ve “ne kokar ne bulaşır” şekilde koltuk işgal edersiniz sadece.

Siyaset eğer bir iddia işi, bir şeylere talip olma durumu ise, siyasetçi de herkesle temas kuracak, her konuda görüşlerini, çekincelerini, tenkitlerini açıklayacak tabi ki. Temel Bey, tam da bunu yapıyor; herkesle oturup konuşuyor, meseleler hakkında subjektif değerlendirmeler yerine objektif saptamalarda bulunuyor, yanlışı görmezden gelmiyor, “kim ne der?” endişesiyle değil de “doğru bildiğini söyleme” güdüsüyle ilerliyor.

Hal bu olunca da, toplumun her kesimi için siyaset ve siyasetçiden kesilen umut, yeniden yeşermeye başlıyor. Siyaseti, “iki oy fazla almaya” indirgemeyip insanlara değer verince, siyaset de değer kazanıyor aslında.