Leo Buscaglia, “Temiz ve özenle giydirilmiş bir çocuğu herkes sevebilir aslolan açlığa maruz kalmış, saçları dağılmış, elleri nasırlaşmış ve sevgiyi hiç tatmamış çocukları sevebilmektir” ifadesi ile sevginin ait olduğu yere ulaşamamasına ve israfına gönderme yapar. Gün içinde başınızı çevirip baktığınızda Buscaglia’nın ne kadar da haklı olduğunu anlayabilirsiniz. Yukarı mahallenin bebekleri ile göz teması kurabilmek için can atan insanlar, morarmış avuçlarında tuttuğu mendilleri satarak çilehaneye dönen çocukları horlarlar.
Bilirsiniz Ramazan ayında, nezih mekânlarında gösterişli ziyafetler verilir, merasimler düzenlenir ve aşağıdakiler yukarıdakilerin çocuklarını, eşlerini, yalakalarını ilgi seline boğar ve yakınlarından esirgedikleri sevgiyi onlara vererek kibirlerini kabartırlar. Elitler orta ya da alt sınıfla bir araya gelmek istemezler gerçi fakat ne ilginçtir ki, bu kişiler için varlıkları hiçbir anlam ifade etmeyen insanlarımız dışlanmışlıklarını hiçe sayar ve onları gözlerinde büyüttükçe büyütürler. Aşağı mahallenin sakinleri, kibir dağlarında gezinen elitleri ekranlarda, programlarda, iç ve dış seyahatlerde görür ve onları dünya üzerinde istedikleri her şeye ulaşabilen özel kişiler olarak değerlendirirler. Oysa ekranlarda gördüklerinin dışında haklarında hiçbir bilgiye sahip değillerdir fakat yücelik atfetmiş ve ilgi göstermiş, sevgi beslemişlerdir. Bu kişiler yokluğa, dışlanmışlığa rağmen özenle korudukları sevgiyi hak etmeyenlere vermekten kaçınmaz ve israfa yol açarlar.
Yaşlılıklarında sağlıklarını ve şöhretlerini kaybeden insanların ekranlara yansıyan bakışlarına dikkat ettiniz mi? Vakti zamanında sahnelerin aranan solistiydi, filmlerde kahramanlık hikâyelerini oynamıştı, podyumların gözdesiydi mealinde açıklamalarla gündeme gelen bu kişiler, tükenen şöhretin külleri arasında hayat ararken şaşkın vaziyette bakarlar boşluğa. Eteklerine yapışan insanların yoksullaşınca yüzlerine dahi bakmadıklarını itiraf ederken derin bir acı içindedirler. Olgunlaşmamış, kişisel gelişimini tamamlayamamış ve ait olduğu yeri bulamamış olan kişiler insanın ne olduğuna değil, neye sahip olduğuna bakarlar ve düştüğünüzü gördükleri anda başlarını çevirip giderler. Böyle durumlarda olduğunuz yerden doğrulur ve “insan yok mu” diye seslenirsiniz… Hamdolsun geceyi delip geçen yıldızlar gibi parlayan erdemli insanlar dünyanın her yerinde mevcut ve onların eli hep terk edilmişlerin, yalnızların başındadır.
Para ve mevkii kendilerini hiç terk etmeyecek bir güç olarak görenler, fırtınaya kapılıp bütün servetlerini kaybettiklerinde hiçbir şeye sahip olmadıklarının farkına varırlar. Zira hayatlarını kibirden örülmüş kulelerde geçirmiş ve kalplere dokunacak hiçbir iş yapmamışlardır. Paraya hükmettikleri dönemlerde epey ilgi ve sevgi toplayabilmişlerdir de fakat avuçları boşalınca bunu da kaybedip kıyıya vuran balığa dönüşmüşlerdir. Yürekleri çoraklaşmıştır ve zor günlerde kendilerini ayakta tutacak hiçbir şeye sahip değillerdir. Hak etmeden aldıkları sevgi ise kurumuş yapraklarla birlikte savrulup gitmiştir.
Sevgiyi hak etmeyene vermek israftır. Peki, kimdir sevginin mirasçıları? Kimlerin hakkı var sevgide? Sevgi köşe başlarında yalnızlığa terk edilenlerin, yetim ve öksüz bırakılanların, onurlu bir hayatı tercih edenlerin, kul hakkına bulaşmadan, servete, bilgiye ve büyük başarılara imza atanların, evlerine helal ekmek götürenlerin ve masumiyeti kirlenmemişlerin, yaşlıların ve çocukların hakkıdır. Sevgi kalpleri mağdur edilmişlerle çarpanların, iyilik üzere yaşayanların, adaletten ödün vermeyenlerin, kibirden kuleleri yıkıp üzerine sevgi inşa edenlerin hakkıdır.
Bugün dünyada tonlarca ekmek, su, gıda, zaman ve sevgi israfı yapılmaktadır ve her biri önemlidir. Zira israfın her türlüsü maddi ve manevi yoksullaşmaya neden olur.