Ülkemiz önümüzdeki Pazar günü iki kutuplu bir seçime gidiyor. Seçim öncesi milletin temel problemi ekonomi ve geçim olduğu için adayların ve partilerin seçim vaatlerinin önemli bir bölümü de ekonomi ve refahın artırılmasına yönelik oluyor. Bugünkü yazımızda özet olarak ülke kritik bir seçime giderken ekonomiye ilişkin genel durum nasıl sorusuna cevap vermeye çalışacağız. Daha önce de defalarca ifade ettiğimiz gibi 2001 yılı sonrasında ithal bakan Kemal Derviş tarafından ortaya konulan ve temeli “düşük kur yüksek faiz” anlayışına dayalı olan ekonomi politikası AKP iktidarı tarafından yıllarca noktasına virgülüne dokunulmadan uygulandı. O dönemde uygulanan yanlış ekonomi politikalarının sonucu küresel ekonomik gelişmeler ve liyakatsiz ekonomi kadrolarının etkisi ile birleşince ülkemiz özellikle 2019 sonrasında giderek etkisini artıran bir ekonomik kriz durumu ile karşı karşıya kaldı. Bu kriz döneminin sonucunda bugün ülke ekonomisi tüm ekonomik göstergeler bakımından çok sıkıntılı bir görüntü arz eder hale geldi.

Her şeyden önce ifade edilmesi gereken mesele ekonomi yönetimi ve yönetişiminde yaşanan liyakat krizinin ana sebep olduğu kötü bütçe yönetimi performansının bu yıl zirve yapmış durumda olduğudur. 2022 yılında 139 milyar TL açık veren merkezi yönetim bütçesi 2023 yılının ilk 3 ayında 250 milyar TL açık vermiş durumdadır. Yaşanan depremin etkisi ile yapılacak harcamalar, kur korumalı mevduat sisteminin maliyeti, seçim ekonomisi çerçevesinde yapılan harcamalar ve bol keseden verilen vaatler göz önüne alınırsa bütçe açığının geçen yılın açık rakamının 10 katını geçmesi sürpriz olmayacaktır. Bu durum sürdürülebilir değildir ve devletin ekonomik olarak işlevini yerine getirmesi her geçen gün daha da zorlaşacaktır. Diğer yandan ekonomik olarak önemli göstergelerden birisi olan merkezi yönetim brüt borç stoku 31 Mart 2023 tarihi itibariyle 4.487 milyar TL seviyesine ulaşmıştır. 2002 yılında mevcut iktidar yönetimi devraldığında bu rakamın 240 milyon TL seviyesinde olduğunu ifade edersek gelinen noktanın ne kadar korkunç olduğu daha net olarak görülecektir.

Ekonomik açıdan vatandaş nezdinde krizin en önemli göstergelerinden birisi döviz kurlarında yaşanan artış olduğu için, iktidar kötü ekonomik koşulların sonucu olarak döviz kurlarında yaşanabilecek artışı frenlemek ve kurları bastırmak için her yolu denemektedir. Kurların bastırılması için atılan ve rasyonel olmayan adımlar, Merkez Bankası kurları ile serbest piyasa kurları arasında ciddi farklılıklar oluşmasına neden olmuştur ki bu durum toplumun sömürülmesi ile sonuçlanacak büyük bir tehlikeyi işaret etmektedir. Bununla birlikte, vadesine 1 yıldan kısa süre kalan dış borç miktarının 196 milyar dolar olduğu, Türkiye’nin en temel ihtiyaç malzemelerini dahi ithal eden bir ülke konumuna gelmiş olması, yıllık cari açık miktarının son 10 yılın rekorunu kırarak 55,4 milyar dolar seviyesine ulaşmış olması da göz önüne alınırsa döviz ihtiyacının çok daha fazla artacağını öngörmek zor olmayacaktır. Döviz ihtiyacının artması ise bugün suni ve akılcı olmayan yollarla bastırılan döviz kurlarında ciddi bir patlama yaşanması riskini doğurabilir. Döviz kurlarında yaşanacak olası bir artış bir ithalat ülkesine dönüşen Türkiye’de baz etkisi ile kısmi olarak azalma eğilimi gösteren enflasyonun yeniden artış eğilimi göstermesine neden olabilir. Bugün baz etkisine rağmen TÜİK tarafından %43,68 olarak, ENAG tarafından %105,19 olarak açıklanan enflasyonun yeniden artış eğilimi göstermesi, vatandaşın zaten oldukça düşük olan alım gücünü ve yaşam standardını daha da düşürme riskini ortaya çıkaracaktır.

Mevcut tabloyu daha uzun uzun başka verilerle anlatabiliriz. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz verilere, yönetimdeki liyakatsizlik de eklenince mevcut ekonomik durumun anlaşılması zor olmayacaktır. Yazının başından itibaren karanlık bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ancak maalesef mevcut durum budur ve mevcut durum iyi anlaşılmadan sorunlar çözülemez. Bu karanlık tabloya rağmen Türkiye ekonomik olarak ayağa kaldırılabilir mi? Elbette, her fırsatta potansiyeller ülkesi olarak tanımladığımız Türkiye doğru yönetimle, küresel sisteme entegre ekonomik, finansal ve politik anlayışın değişmesi koşulu ile ayağa kaldırılabilir. Ancak bu ülkenin potansiyeline dayanmayan, dışarıdan gelen destek veya finansmanla, küresel ekonomik-finansal anlayışa uygun politikalarla bu tablo düzeltilemez, aksine daha da kötüye gider. Peki, mevcut siyasi aritmetik ekonomik olarak düzlüğe çıkma konusunda umut veriyor mu? Ekonomik vaatler, politikalar ve anlayış göz önüne alınırsa maalesef umut Kafdağı’nın ardında görünüyor. Umarım yanılırız. Seçimlerin ülkemiz ve İslam âlemi için hayırlı sonuçlara vesile olmasını temenni ediyorum…