Uygur bir ailenin üç çocuğundan biriydi İmran. On iki yaşında uzaktan akrabası olan bir kişiyle İstanbul’a gelmişti ve beş yıldır şehrin sokaklarında savruluyordu. Aidiyet hissedebileceği kimse yoktu ve koca şehirde tek başına mücadele eden bir gençti İmran. İşgalci Çin rejiminin ağır baskılarına tanık olmuş ve kâbus gibi geçen günleri belleğinden hiç silememişti. Çocukluğunda maruz kaldığı baskıları hatırladıkça sessizliğe gömülüyor ve insanlarla göz göze gelmekten kaçınıyordu.

Babasını iki kere götürmüşler ve hücre hapsine mahkûm etmişlerdi. Anne Gülbahar Hanım kurulmuş bir saat gibiydi her an tetikte duruyor ve küçük bir kıpırtı duyduğunda çocuklarını alıp evin arka kısmındaki mahzene geçiyordu. Uyku düzeni bozulmuştu İmran’ın, geceleri kâbusla uyanıyor ve anneye sarılarak ağlıyordu.

Bir gece vakti rüyalarında gördüğü o canilerin kapıyı kırarak içeri girdiklerine şahit oldu ve o gece birkaç Çinli çete babasını alıp götürdüler. İmran annesine sordu: Babamı neden götürdüler? Niçin götürdüler? Ne zaman gelecek? Annesi başını eğdi ve hiç konuşmadı sonra evlerinin avlusuna geçti ağladı, ağladı, ağladı... Kocasının geri dönme ihtimali yoktu ve artık üç çocuğu ile hayatını devam ettirmek zorundaydı. Annesi iki kızını saklayabilirdi ama İmran erkek çocuk olduğu için canilerin hedefindeydi, onu nasıl koruyabilirdi…

Gülbahar Hanım günlerce düşündü, çözüm üretmeye çalıştı ama yolun en keskin kavşağında tıkanıp kalıyordu. Ve bir gün ticari yolları kullanarak İstanbul’a ulaşıp, burada kalmaya karar veren bir yakını ile görüştü ve İmran’ı da yanında götürmelerini istedi. Duyguları ile aklı arasında gidip geldi. 12 yaşında bir çocuk gurbetin getirdiği yükü nasıl kaldırabilirdi?

Kalsa mıydı gitse miydi İmran…
Cuma akşamı kararını vermek zorundaydı Gülbahar… Ya oğlunu gurbete gönderecek ve ondan bir daha haber alamayacaktı ya da işgalcilerin eline teslim etmek zorunda kalacaktı. İmran 12 yaşında bir çocuktu ve annenin niçin bu kadar endişelendiğini hissediyor ve sessizliğe gömülüyordu. O gece geç vakte kadar uyku tutmadı gözlerini İmran’ın. Bir ara kalktı ve kardeşlerinin yüzüne uzun uzun baktı sonra yatağına geçti ve yastığa sarılıp uyudu.

Günün ilk ışıkları belirdiğinde Gülbahar Hanım oğlunun başına geçti sarıldı ve öptü… Onu İstanbul’a göndermeye karar vermişti ve boğazında düğümlenen acıyı yutkundu sonra, “Sütüm sana helal olsun, belli ki birbirimizden haber alamayacağız ama kendimi senin hayallerinle avutacağım” dedi ve uğurladı İmran’ı…

İmran hüzünle heyecanı aynı anda yaşadı ve İstanbul’a gelinceye kadar annesini düşündü… Çocukça hayaller kurdu, büyük adam olup onları kurtarırım dedi ve güçlü durmaya çalıştı.

İmran beş yıldır İstanbul’da yakınlarının yanında barınıyordu ve kafelerde garson olarak çalışıyor ve çalıştığı işte tutunamadığından ekonomik sorunlar yaşıyordu. Hayatının en verimli çağındaydı ama kendisini merdivenin son basamağına ulaşmış bir yaşlı gibi hissediyordu. Durgundu, insanlardan uzak durmaya çalışıyor, sorulan soruları geçiştiriyordu. Onunla son görüşmemizde Gülbahar Hanım hakkında konuşmuştuk. Mahallenizde yetkili bir kişiye ulaşıp annen hakkında bilgi alamaz mıyız dediğimde korku ile irkilmiş, “Hem annemi hem kardeşlerimi öldürürler” demişti. Peki, nasıl olacak, birbirinizden nasıl haberdar olacaksınız dediğimde ise sanırım olamayacağız ben burada onlar orada ölecekler demiş ve gözleri buğulanmıştı. İmran yalnızlığı kabullenmiş ve kendini gizemli bir kozaya hapsetmişti. Oluruna bırakmıştı işleri ve kimseye hayatından bahsetmek istemiyordu.

Ne yapmak istediğini sorduğumda ise hayallerimin hepsi memleketimde kaldı, zihnim bomboş hiçbir şey düşünemiyorum diyordu. İşgalci Çin zihniyetinin yıktığı hayatlardan sadece biriydi İmran ve hayallerini doğup büyüdüğü topraklarda bıraktığını ifade ediyordu. İmran’dan iki yıldır haber alamıyorum ama bana güvenen ve hikâyesini paylaşan o çocuğu hiç unutmadım ve dualarımda ona özel bir yer ayırdım.