Kimlerle yan yana, kimlerle karşı karşıyayız? Dost kim, düşman kim? Furkan’ımız/Nur’umuz Kur’an’dan yüz çevirerek (Taha/124,125) Tarik-i müstakimden ayrıldık, parçalandık, şaşkınız... (En’am,153) Zilletteyiz... Camide aynı imamın arkasında namazda omuz omuza aynı safta duranlar bile, dışarıda ayrışıyorlar; sevdikleri, safları başka başka bazen rakip, bazen de düşman saflarda konumlanabiliyorlar. Aynı çatı, hatta aynı yataktakiler arasında bile sevgi azalıyor. Sevgisizlik büyük musibet, hastalık. Sevmek de, buğz etmek de Allah için olmalı. “İslam, Allahu Teala’yı tazim, saygı, tüm mahlukata da şefkat ve merhamettir. “Allahu Teala(c.c)’ya saygı O’nun emirlerine yasaklarına saygıyı ve bunun gereği olarak da tüm yaratıklara şefkati gerektiriyor. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, çevreye...

İslam’ın (din) temeli iman ve sevgidir. Sevgisiz iman, imansız sevgi mümkün mü? “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” buyurmuş, Efendimiz (S.A.V). Yine Allah için sevişmek farz; Allah için buğz etmek de farz. Sevgiyle iman nasıl iç içeyse, imanla güven (emniyet) de iç içe... Bizim adımızı Rabbimiz “mümin” ve “müslim” koymuş... Bunlar sadece birer isim değil. Kimlik de, sıfatlar da... İnanan, güvenen, güvenilen, barış ve iffet anlamları nerede?

Yoksulluk sorundur. Sevgi, güven yoksulluğu daha da büyük sorunumuzdur. “Elinden, dilinden insanların emin olduğu insandır”, Müslüman. Sevgi yoksulu, güven yoksulu olduk. Ne kadar kıtlık var bu anlamda... Yaratılışımızdaki sevgi-nefret potansiyel ve kuvvetini nerede, nereye kimlere kullanıyoruz? Emirde/ yerinde mi, yoksa yasakta/yanlışta mı? Allah için kullanmadığımızda zulüm ortaya çıkıyor.” İmanın tadını tadanlardan birisi de birbirlerini başka bir nedenle değil, sadece Allah (c.c) için sevenler ki, onlar mahşerde Arş-ı Rahman gölgesinde gölgelenecekler.” Buyrulmuş (s.a.v) “Hataların başı dünyaya tutkunluk. Dışımızda ülfet, içimizde nefret! Birbirimizi sevmek bir yana nefret ve düşmanlıkla yüklüyüz. Ailede, akrabalıkta, toplumda, komşulukta... Sevgi giderek azalıyor. Aynı çatı altındakiler, aynı soydan gelenler arasında bile sevgi azaldı. Nefret ve ayrılıklar zamanla çatışmalara kadar vardı... Bölünüyor, parçalanıyor ve çatışıyoruz. Gıybetimiz bile haramken, birbirimizi öldürüyoruz. Çatışmalar sadece ayrı tanımlanan kimlikler arasında değil. Aynı aidiyet/kimlikler arasında da sürebiliyor.

Sevginin, imanın mahalli kalptir. Bedende el, ayak, göz, kulak çift olduğu halde, kalp ve baş tektir. İki baş bir bedende nasıl olmazsa, bir kalpte de iki zıt şey (iman-küfür, sevgi-nefret) birleşmez, biraraya gelmez... Kalplerimiz katılaştı. Günahlarla kirlendi. Çöplükte sevgi çiçekleri açar mı? Bu nedenle “Nefsini arındıranlar kurtulurlar...” (Şems) Buyrulmuş. Kalp katılığı, günah çokluğu ve dünya sevgisinden “Seven sevdiğiyle birliktedir”, “Seven sevdiğini anar”, “Seven sevdiğine itaat eder” gerçeklerinden hareketle kimleri sevdiğimize dikkat etmek zorundayız. Allah korusun, Allah’ın sevmediklerini sevmek şaşkınlığına düşersek, hangi yüzle O’nun huzuruna çıkabiliriz? O’nu (c.c) seviyorsak, O’nun düşmanlarıyla kendi düşmanlarımızla kol-kola, yan yana, aynı safta olabilir miyiz? Bu hem fert, toplum, hem de devlet çapında böyle iken, bize düşmanlığı açık olanlarla ilişkilerimizi neden gözden geçirmediğimiz/geçiremediğimiz ise “şaşkınlık”tan başka nedir? Mutlak gerçek “vahiy”le indirilen ölçü/mizan elimizde önümüzde olmazsa şaşırmalarımız sürüp gidecektir. Ölçek, terazi doğru tartmazsa doğru ölçüm, hüküm, değerlendirme nasıl mümkün olur? İşte olmuyor, olmuyor... O halde kendi konumumuza/yolumuza mutlak mizana nizama uygun ayar vermek zorundayız...

Bizi sevdiğini iddia edenin, düşmanımızın yanında/arkasında bulunması nasıl anlaşılmalı? Hiç dost, düşmanın yanında yer alabilir mi? Düşman veli edinilir mi? Düşmana itaat edilir mi? İçimizde nefsi emmareye, şeytanımıza itaat edip, veli edinmemiz dışımızdaki zalim düşmanlarımıza karşı esaret getirir, zillet getirir. Nefs veya şeytana karşı esaretimiz fert olarak, toplum ve devlet olarak düşmanlarımıza karşı zilleti doğurur. Düşmanlarımıza itaat ederek, kendimize zulmediyoruz, zarar veriyoruz. Bunun hem dünyada hem de ukbada zararlarını görürüz. Bizim ve Allahu Teâlâ’nın düşmanlarını, sevmediklerini dost edinerek, severek Allah’tan yardım isteme çelişkisini, şaşkınlığını yaşıyoruz. Faizli haram lokmalar, kazançlar bizi batıla sürüklüyor. Kalbimizi karartıyor, zalimlere meylettiriyor. Bizi batıl yollara saptırıyor. Bize doğru tercihler yaptırmıyor. Haram lokmalarla, günahlarla kirlenen kalplerimiz bize doğru terazi olmuyor. Şaşı bakıyor, olay ve şahısları değerlendirmede hatalar, yanlışlar yapıyoruz. Besmelesiz öğretim ve eğitim de haram lokmalar gibi etkiliyor bizi. Şaşırtıyor... Haram lokmalarla, yanlış (batıl) yollarda dua ediyoruz. Kabul oluyor mu? “Bir duvarın tuğlaları”, “bir bedenin organları” gibi/ümmet değiliz...