Kitleleri kimliksizleştirmek, aidiyet duygularını yaralamak ve zihinlerini boşaltmak için kullanılan sihirli sözcüklerin başında “küreselleşme ve globalleşme” geliyor. Bu kavramların içine istediğiniz şeyi yerleştirebiliyorsunuz. Sermaye evrenseldir… Teknoloji evrenseldir… Bilgi evrenseldir… Özellikle AKP hükümetinin işbaşına geldiği dönem sürecinde birer birer elimizden çıkarılan ve birilerine üç otuz paraya peşkeş çekilen verimli, stratejik kurumlarımızla ilgili olarak medya kalemşorlarının yaptıkları can alıcı yorum şu: “Sermaye evrenseldir… Paranın dini, milliyeti yoktur… Siz bu paradan istifade etmeye bakın.”
Oysa paranın bile kendine ait bir kimliği vardır… Aidiyet noktası vardır… Parayı ayrıştıracağınız en temel kimlik, “helal-haram” boyutudur. Sermayenin temerküzünde kullanılan yöntemlerin meşruiyet boyutudur… Avrupa ya da Amerika’da müthiş bir refah, herkesin bir şekilde rantlandığı konforizm varsa, bunu sağlayan kaynakların ne olduğuna bakılmalıdır. Batılı beyaz adam, kendi insanına sağladığı konforizmi, üçüncü dünya ülkelerinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürerek elde etmiştir. Bu insanların kan, gözyaşı ve alın teri üzerine kurduğu “konforizm imparatorluğu” ve gayr-i meşru her türlü işe girerek elde ettiği kirli paradır, temelde tartışılması gereken.
Bankalarımız satıldı… Türk Telekom satıldı… Çimento fabrikalarımız satıldı… Kafalarını “yeşil banknotların satın alma gücüyle” bozmuş akıl babalarımız, “Korkmayın, paradan korkulmaz. Türkiye’ye para akışı sağlanıyor” diye fikirler yumurtluyorlar. Paranın satın alma gücü nereye uzanabilir? Yani, her parayı bastıran, bu ülkede istediği şeyi, istediği fiyatta satın alabilir mi? Bugün bu değerlerimizi satılığa çıkardık, yarın ne olacak? Bu sorunun cevabı yoktur… Kendi kabımızdan çıkmalıyız… Yabancı sermayenin Türkiye’ye yatırım yapmasının önünü açmalıyız… Türkiye’nin ekonomi politiğini yönlendiren argümanlar bunlar…
Milli Görüş saflarındayken bir anda yaprak gibi sağa sola savrulan birisi Türkiye’nin ekonomik politikaları hakkında kendisiyle yaptığımız söyleşide şunları söylüyordu. Milli Görüş iktidarda değilken bu ülkeye bir şey ihtiyaç olduğunda, hükümette olanlar diyorlardı ki, “Alalım”… Milli Görüş’ün iktidar ortağı olduğu dönemlerde bir şeyler ihtiyaç olduğunda ortaya çıkan zihniyet şu oldu: “Yapalım”… Bugün iktidarda olanların ise ekonomik politiği şu: Satalım… Karlı, verimli, stratejik tüm kurumları sattılar… Hatta özelleştirecek, birilerine üç otuz paraya verilecek kurum bile bırakmadılar…
Ellerinde parası olanlar, devletin ihalelerine girerek gelir garantili işlere imza attılar… Bakın, Osmangazi Köprüsü’nden bir sene içinde geçen otomobil sayısı garantörlüğün altında kaldığı için, şimdi yük bizim omuzlarımıza binmiş durumda. Hakeza, Avrasya tünelinde de durum aynı. Yarın bir gün 3. havalimanına girerek iş yapan firmaların başımıza açacağı bela da böyle bir garantörlük olmayacak mı?
Bir ülkenin ekonomi politiğini yönlendiren zihniyet, neyin nasıl olacağını, bir yıl içinde bir köprüden kaç araç geçebileceğini tam olarak hesaplayacak konumda değilse, bu ülkenin bütçesini nasıl planlayacak?
“Koyun gibisin, sallayıverince celep sopasını, katılıverirsin sürüye” diyen şair boşuna mı söylemiş? Sırtımızdan milyonlarca lira, Osmangazi Köprüsü’nü yapanlara, Avrasya geçişinden para kesenler aktarılıyor. Bizim gıkımız bile çıkmıyor. Her şeyimizi satılığa çıkardık… Özelleştirme dedik, garantörlük dedik… Cep delik, cepken delik, kevgir misin kardeşlik? diyen şairin durumuna döndük…
Sattık, savdık… Omuzlarımıza binen yük, bu sene bu kadar oldu, bir sonraki sene bu garantörlükler kapsamında daha ne kadar olacak? Paranın dini imanı yoktur! Sırtımızdan bunca parayı cebellezi yapanlar elbette buna kıs kıs gülüyorlardır.