Selahaddin’den kardeşi El-Adil’e;
Sen beldeleri alınıp satılan bir şey mi zannediyorsun? Sen beldelerin orada yaşayanların olduğunu bilmiyor musun?
Bize gelince; biz buraların muhafızı, halkın çobanı ve mallarının bekçisiyiz…
Gerçekten de tarihin en ilginç simalarından biriydi Selahaddin. Mısır’da muhteşem saraya ve en büyük hazinelere sahip olduğunda yüzlerine bile bakmadan çekip gitmesi ve sırtındaki kaba yünden elbisesi ile mütevazı evinde yaşamaya devam etmesinden tutun, Kudüs’ü alıp tüm dünyanın kanını dondurduğu sırada bile yanındaki sıradan bir adamının hafif fırça yollu isteğine tebessüm edecek kadar inanılmaz bir adamdı.
Doğu’da ve Batı’da onun hakkında o kadar çok anlatı vardır ki, büyüklüğünü tekrar tekrar anlarsınız. Ve neredeyse hiçbirinde onun herhangi bir yanlış tarafını anlatan kötülüğünden bahsedeni bulamazsınız. Hatta ilginç bir şekilde hakkındaki tek suçlamayı yine İslam tarihçilerinden bazıları yapmıştı. Bu tarihçilere göre onun bu fena özelliği; fazla affedici olması idi… Evet evet, yanlış okumadınız. Bir solukta kafa koparan hükümdarların tam tersiydi o. (Bunu sadece bir kişiye yapmıştı. Ve yeminini tutmuş oldu.) Fazlası ile affedici biriydi ve bu durum bazen bazı insanlar tarafından asap bozucu karşılanıyordu. Hadi o zaman büyük faziletlerine ilk olarak buradan başlayalım.
Affediciliği her şeye ve herkese karşı idi. Bu konuda dil, din, ırk, mezhep, cinsiyet ayırmazdı. “Af konusunda hata etmek, haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gider” demişti. Tarihin birçok hükümdarına karşı yapıldığında anında kelle gidecek birçok eylem ya da söylem onun için vaka-i adiyeden ya da gülüp geçilecek bir konudan ibaret olabiliyordu. Bir defasında Kürt emirlerden biri herkesin olduğu bir ortamda, kendisine verilen iktayı beğenmediği için Selahaddin’e çok kaba ve yüksek sesle itiraz etmişti. Selahaddin ise o beyi teskin etmiş ve sonrasında istediği iktayı ona vermişti. İstese oracıkta kellesini alabilirdi. Ancak o, her zaman için yaşatmayı ve insan kazanmayı, yok etmeye tercih etmişti. Affediciliğinin gerçekten de sınırları epey epey zorladığı yer ise Kudüs’ün fethi olmuştu. Onun fethi, Hz. Ömer’in zaferindeki şartlarla aynı değildi. Çünkü haçlılar 1. Haçlı seferi sonrasında Kudüs’ü aldıklarında tarihin en ağır ve vahşet dolu katliamlarından birini yapmışlar ve kadın erkek, çoluk çocuk, ihtiyar demeden tüm Müslümanları en vahşi şekilde kılıçtan geçirmişlerdi. Dönemin tanıklarının bildirdiğine göre Haçlıların atları Kudüs sokaklarında dizlerine kadar Müslüman kanının içinde gidiyorlardı. Üstelik tarihin gördüğü bu en kalabalık barbar topluluk, sadece Kudüs’te değil, işgal ettikleri hemen hemen her yerde bu vahşeti sergilemişlerdi. Ancak şimdi her şeyiyle teslim olmuşlar ve kaderleri Selahaddin’in iki dudağı arasına girmişti. İntikam sırasının Müslümanlarda olduğunu düşünen birçok kişi, Haçlıların kılıçtan geçirilmesini beklerken bugün hâlâ ve özellikle de Batı Hristiyan dünyasının asla unutamayacağı kararını vermişti; hepsi affedilecek… Gerçekten inanılması zor bir karardı bu. Ancak dediğimiz gibi işte. Selahaddin, çok çok farklı bir adam. Böyle bir affediş eğer peygamber değilseniz gerçekten de tarihte görülmüş bir vaka değil. Hem o gün hem bugün dahi birçok insanın serzenişi haklı mıdır değil midir? Kararı sizler verin…
Selahaddin’in bu aşırı yufka yüreğini biraz daha ileri götürelim o halde, eğer kızmazsanız. Kudüs’te Hristiyanları fidye karşılığı serbest bıraktığında bazı parasız ve ihtiyar Hristiyanlar, durumlarını Selahaddin’e arz ettiler. Çünkü kısa zamanda ondaki bu inanılmaz şefkati fark etmişlerdi. Oysaki birkaç gün önceye kadar onun en seçme Haçlıları bile kâğıt gibi doğrayan yenilmez bir canavar olduğunu zannediyorlardı. Selahaddin gerçekten de sayıları binleri bulan Hristiyan’ın fidyesini bizzat kendisi verip özgürlüklerini bahşetmişti. Daha da ileriye gidelim. Yağma hakkı olduğu halde buna izin vermemiş, askerine kendi mal varlığından ihsanda bulunmuştu. Kudüslü Hristiyanlar tüm mal varlıklarını dahi alarak şehirden çıkmıştı. Hatta hatta şövalyelerin Kudüs’ün hazinesini de alıp yanlarında götürmelerine izin vermişti. Neyse daha uzatmayalım. Herhalde şimdi onun affetme sınırlarının nerelere gidebileceğini anlamışsınızdır. Peki belki bazılarınızı da şimdi kızdıracak kadar affedici olmasını o neyle açıklıyordu? Hemen söyleyelim. Bazı taktikler dışında gerçekten de tek bir sebebi vardı; insan kazanmak. Affederek insan kazanılır mı? Evet. Bugün bile onun hayatını okuyan insanların bir kısmı İslam dininin faziletine ve tüm dünyaya barış getireceğine inanmaktadır. Çağlar sonra bile insan kazanmaya devam etmektedir. Bu arada bu olaylar karşısında İslamiyet’i kabul edip Kudüs’te kalan insanların da olduğunu hemen belirtelim. Bütün bunlar Selahaddin’in ağları aşan asıl amacına ulaştığını göstermiyor mu?
Bazen birçok insanın ciddiye bile almayacağı şeyler için o içli içli ağlardı. Evet, Kudüs fatihi bu dev adam aslında gözü yaşlı bir adamdı. Çünkü onun kalbinde merhamet adlı bir çınar vardı.
Bir gün Frenk tarafından bir kadın yanına geldi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Selahaddin, kadına derdini sorunca kadın, Müslüman birinin gece çadırından kızını çaldığını ancak kimsenin kendine yardım etmediği söyledi. “Bana sultan merhametlidir. Sana yardım eder dediler, ben de geldim” dedi. Sultan’ın gözleri yaşardı. Ve o da kadınla beraber ağlamaya başladı. Ardından adamını saldı ve para ile çocuğu bulup satın almasını söyledi. Asker birkaç saat sonra omuzunda çocuk ile geldi. Şimdi ise kadın ve Selahaddin beraber gülüyorlardı…
Yakın adamları bir gün çadırına geldiğinde Sultan hıçkırıklar ile ağlıyordu. Herkes onun bu durumu karşısında şok olmuş ve ne olduğunu anlamaya çalışırken Sultan, onlara döndü ve, “Yeğenim Takiyyüddin ölmüş” diyerek hıçkırıklarına devam etti.
Bu ağlamaklı hali sizi aldatmasın. Güler yüzlü olması ise onun herkes tarafından bilinen en önemli özelliği idi. Ustası Nureddin’den tek farklı yanıydı bu belki de. Nureddin, ciddiyeti ile tanınırdı. Selahaddin ise güler yüzü ile. Gelin, okuyan herkesi de gülümsetecek birkaç anısını paylaşalım.