Edebiyatımızda tanınmış şair ve romancıların bu toplumun sosyal ve kültürel bakımdan yeni bir tavır ve biçim almasında, herkesten fazla etkili olmuştur. Bu yüzden onlara önden giden atlılar demek mübalağalı bir ifade değildir. Çünkü onlar güneşin doğuşunu, karanlıklarda yeni bir ufkun belirdiğini ilk gören ve alnında ışığı ilk fark edenlerdir.

Osmanlı bu türden sanatçıların kıymetini her zaman takdir etmiştir. O yüzden ulema, şeyhülislam, vezir ve sadrazam mevkiinde bulunan pek çok şair ve yazar devlet adamı vardır. Mevlâna yanında Hacı Bayram ve Hacı Bektaş Velilere çok değer vermiş, bu şair evliyalara herkesten çok itibar etmiştir. Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdülhak Hamid, Fikret ve Âkif bile bugünün sanatçılarından daha itibarlıydı. Eli kalem tutanın kadri hep yüce tutulurdu.

Elbette eli kalem tutanlar da bugünkü gibi tetikçilik yapmaz, inanmadıklarını yazmazdı.

Ahmet Mithat Efendi hikâye ve romanlarıyla Batı medeniyeti karşısında İslâm kültürü ve Osmanlı ahlakını savunurken, Halit Ziya ve arkadaşları batılılaşmayı özendiren hikâye ve romanlar yazmaya çalışıyorlardı. İstiklâl Savaşı yaşamasaydık, büyük şehirler bugünden çok önce bu yozlaşmaya düşer, çağdaşlık ve laiklik adına vatan müdafaası bile yapamazdık

Bunları biraz da Erdem Bayazıt ın ölümü münasebetiyle düşünmek zorunda kaldım

69 yaşında, 50. sanat yılında 200 sayfalık bir şiir külliyatı ve gazetelerde kalmış yazılarla bir gezi kitabı, Erdem Bayazıt ın bütün külliyatını ortaya koymaktadır. Hepimizi acı ve kahır dolu günler geçirmeye zorlayan siyasî şartların, büyük tarihi sorumlulukların tasası

Bizi en çok tüketen bu acılar ve sorumluluklardır. Erdem Bayazıt ın şiirlerinde, yazıları ile gezi notlarında görülen, İslam dünyasını kucaklayan tarih ve toplum sorumluluklarıdır. Soylu şairlerin şiirinde, büyük romancılarla denemecilerin eserlerinde hep bunlar görülür.

Erdem Bayazıt ile önden giden atlılar

Erdem Bayazıt adını daha Kayseri Lisesi nde talebe iken duymuş, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çizgisinde eserler verdiğini öğrenmiş ve benimsediğimiz çizginin bizden önceki temsilcileri arasında görmüştüm. Bu da bize güven vermişti. Şiirlerini ilk kez ya Diriliş dergisinde, yahut 1968 yılında Eskişehir grubunun yayınladığı Çıkış dergisinde okumuştum.

Erdem Bayazıt la yollarımız çok yerde kesişti. Edebiyat ve Mavera dergileri yanında Yeni Devir ile pek çok yayın organlarında aynı zamanlarda yazdık, benzer düşünceleri benimseyip savunduk. T. Yazarlar Birliği nin Strazburg da düzenlediği Uluslararası Türk Şiir Şöleni nde ve Geleneksel Erciyes Şiir Şöleni nin ilkinde birlikteydik. TYB Strazburg da ona Yahya Kemal Şiir Ödülü nü vermiş, ama nedense bu ödül TYB nin öteki ödüllerinden daha önemli olduğu halde hiçbir biyografik notta belirtilmemiştir. Buna dikkati çekmek istiyorum.

Erdem Bayazıt adının Mehmet Âkif ve Necip Fazıl kadar Yahya Kemal ve Sezai Karakoç la da birlikte zikredilmesi, bir ortak ruhun ve bize özgü estetik çizginin ifadesi bakımından çok önemlidir. Onun gerek yazıları ve gerekse sohbetleri, bunların yanında sınıf ve dönem arkadaşlarıyla birlikte yönlendirmesini benimsedikleri Nuri Pakdil adıyla hatırlanır.

Rasim ve Alaeddin Özdenören le Cahit Zarifoğlu ve M. Akif İnan la dostlukları sanki ezelî ve ebedî olmuştur. Bir nesli bunların etrafında toplanmaya teşvik eden de birden çok nesle ağabeylik eden Fethi Gemuhluoğlu olmuştur. O yüzden Erdem Bayazıt, Sebeb Ey adlı ilk şiir kitabını, kitabına ad olan ünlemi sıkça anan Fethi Beyin annesine ithaf etmiştir.

Onunla arkadaşlarının sanat ve edebiyattaki temel çizgisi kadar, siyasetteki gelişim ve değişimleri de benzer bir nitelikte değerlendirdiğimiz çok olmuştur. Son devir meşâyihine de aynı şekilde muhabbet ve râbıta gösterdik; aynı zâtın emrine uyup sohbetlerine katıldık. Bu son müşterek duygu, belki de aramızdaki en önemli ortak özellik olarak ebedi kalacaktır

Erdem Bayazıt ın rahmetli Cahit Zarifoğlu ile yakınlığı bu şehrin mensubu ve sınıf arkadaşı olarak, bu hasreti çekmekten de ötede, babalarının aynı Nakşîbendi şeyhine bağlı oluşlarıyla da ilgili bir husustu sanıyorum. Bunu Cahit Zarifoğlu ile ilgili bir sohbette açıkladığı zaman, onların ruh akrabalığının derecesine biraz daha vâkıf olduğuma inandım.

Sebeb Ey in öteki şiirleriyle birlikte en azından 10. baskıya ulaşmış olmasına rağmen, hep daha az ve mütevazi baskı sayıları verildi. Vakur ve beyefendi tavrını hayatının hiçbir döneminde bozduğuna şahit olmadığımız Erdem Bayazıt ın memuriyetle birlikte yazı ve siyasî hayatı, her zaman bir Müslümana yakışan sorumlulukta olmuştur. Yukarıda adlarını sıraladığım beş arkadaştan ahirete ilk giden Cahit Zarifoğlu olmuştu. Sonra M. Akif İnan ve Alaeddin Özdenören Hakka yürüdüler. Geçtiğimiz günlerde Erdem Bayazıt ı yolcu ettik.

Evet, "önden giden atlılar"ımıza rahmet okurken kalanların kadrini bilelim diyoruz...

Kurucu roman örneği ve bir sosyolojik yorum

Umran dergisinin Temmuz sayısında yayınlanan Asım Öz imzalı ilgili çekici bir yazı okudum. "Şerif Mardin Minyeli Abdullah ı Neden Okudu " başlıklı bu yazı, Hekimoğlu İsmail imzasıyla yayınlanan Minyeli Abdullah adlı romanı sosyolojik yönden ele almaktadır. "Kurucu roman" şeklinde dilimize çevirebileceğimiz bildungsroman türünün bir örneği olarak ele alınan Minyeli Abdullah romanı edebi yönüyle değil, toplumdaki etkisiyle inceleniyor.

Minyeli Abdullah, yukarıda üzerinde durduğumuz romanların bakış açısı dışında yazılmış, o yüzden de farklı bir bakış açısıyla ele alınması gereken romanlardan biridir. Şule Yüksel Şenler in Huzur Sokağı da bu bağlamda ele alınıp incelenmesi gereken bir romandır. Bunların "İslâmi roman" denilen bir türe öncülük yaptığı ortadadır. Ortaya koydukları tesir, bu kitapların edebî niteliğinden çok edebiyat sosyolojisi açısından incelenmesini gerektirir.

Asım Öz ün özet ifadeleriyle ortaya konan bu tavrı yansıtan bir paragrafa göz atalım:

"Şerif Mardin Hekimoğlu İsmail in ilk olarak 1967 senesinde Babıalide Sabah gazetesinde tefrika edilen Minyeli Abdullah ( sekseninci baskı 2008) adlı romanını bir yandan Türkçe de bildungsromanın çok satan örneklerinden biri, öte yandan da bilinçli yada bilinçsiz olarak Batı nın kimi model ve şablonlarını devralmanın kimi zaman da reddetmenin bir örneği olarak görür. Bu romanın edebiyat tarihindeki yerinin anlaşılabilmesi için Tanzimat öncesi Osmanlı toplumundaki edebiyat anlayışına dikkat edilmesi gerekmektedir. Topluma dair ahlaki eleştiriler barındırsa bile Osmanlı döneminde edebiyat bir toplumsal değişme enstrümanı olarak görülmemişti. Osmanlının topyekûn değişim sürecinde edebiyatın kendisi fevkâlâde güçlü bir değişim aracı olarak oraya çıkmıştı. Cumhuriyet döneminde de edebiyat yurttaşlığın hayali laik birliğinin kurulmasında etkili bir araç olarak tasarlanmıştır. Şerif Mardin e göre Minyeli Abdullah kişinin anlam dünyasına biçim verme sürecinde anlatının ve ideal bir İslami yaşam biçiminin ne olabileceğini gösteren popüler bir örnektir. Müslüman kültürel çerçeve içinde Batı kültürünün ürünlerini okuma deneyiminin bir sonucu olarak roman çağdaş dünyada İslam ı anlamak için irdelemek zorunda olduğumuz göstergelerden biridir. Mardin bu eseri bir yandan yapay bulurken öte yandan bu eserin türü üzerinden hareket ederek Türkiye deki değişim dinamiklerini anlamaya çalışır. Roman oldukça didaktik ve propagandist bir yapıya sahiptir. Eğer roman bu niteliğe sahip olmasaydı bu kadar popüler olması da beklenemezdi zaten."

 Şerif Mardin Minyeli Abdullah ın farklılığına işaret ederken şunları da dile getiriyor:

"Minyeli Abdullah (. . . ) romanı için ilk elde ilgi çekici olan şey, bu ürünün Türkiye ye on dokuzuncu yüzyılda ithal edilmiş yeni bir edebi türün örneği olmasıdır. O zamandan beri bu tür, yani roman, Türk okurları kazanmak konusunda çok büyük bir başarı sağlamıştır, bununla birlikte romanlara günümüzde romanlara duyulan açlık tüm İslami kültür sahasında da görülmektedir. Türkiye de romana duyulan ilgi, Türkiye Cumhuriyeti nin 1923 teki kuruluşundan bu yana gerçekleştirilen laik eğitim politikalarının değiştirilemez kazanımlarından biridir. İster Arapça, Farsça ya da isterse Türkçe yazılmış olsun, tüm örneklerde, romanın cazibesi, geleneksel edebiyatın kalıplaşmış tiplerinin yerini alan bir özellik olarak, nevi şahsına münhasır insani özellikleri betimlemesi dolayısıyla bireyciliğin Müslüman okuyuculara,  onlardan habersiz, sessizce nüfuz etmeyi sürdürürken kullandığı ustaca yöntemlerden biridir."