Bir gerilim zamanındayız. İnsanlar birbirlerinin gözlerinin içine kuşkuyla bakıyor. Her insan, sanki karşısında kuşkulanacağı biri var duygusunda. Güvensizlik, inansızlık ve kuşku ile bakıyor. Bu, neden böyle oluyor? Hemen her insan bir diğerini bir meta, bir nesne gibi görüyor. Kendisi başkasına bu gözle bakıyor olsun, başkasının da kendisine böyle bakıldığı düşüncesindedir. Bu, genel bir durum.
Diğer yandan, insanlar alabildiğine bencil. Her şey kendi etrafında dönsün istiyor. Kendisi, hastaysa, hastası varsa, acılıysa kendisinin bir önceliğinin olduğunu düşünüyor. Başkalarının da kendileri gibi olduğu aklına gelmiyor. Öncelik hakkına sahip olduğu sanısı ağır basıyor.
Elbette bunların nedenleri var. Toplumda genel bir adaletsizlik ortamı olunca hakkı olsun ya da olmasın bu ön yargıyla yaklaştığından gözü başkasını görmüyor. Bir de gücün etkisi var. Güçlü olanların önceliğinin olması.
İnsanlara bunlar genel anlamda rahatsızlık oluşturuyor.
Zaman konusu. Zamanın içinde koşturuş, sürekli olarak bir yerlere yetişme telaşı. Oysa zaman o kadar geniş o kadar esnek ki, insanın hele şu zamanda bir yere yetişmemesi söz konusu değil. İnsanların zamansızlıkları, düzenli bir yaşama düzeninin olmayışı buna neden.
Sabır ve tahammül insan hayatının asıl önemli alanı. Gündelik hayatta da böyledir. Aileler içindeki çatışmalar, gerilimler de bundan kaynaklı. Hayatta her şey mükemmel olmayabilir kimi aksamalar ve eksiklikler mutlaka olur.
Aile içi dengesizliklerin nedeni de sabırsızlık ve tahammülsüzlük. Birbirlerini tamamlama, eksikleri giderme, kimi aksamaları, eksiklikleri zamana bırakma gibi bir sabırsızlık ağır basıyor.
İnsanların talepleri de sınır tanımıyor. Tüketim, lüks ve gösteriş toplumlarında insanların belli alım güçleri ve sınırları var. Bu sınırlar alışmaya zorlanınca dengeler bozuluyor. Bu sadece aileler için değil hemen bütün toplumlar ve hatta devletler için de geçerlidir. Dengelerin oluşumu önemli. Sağlıklı ve kararlı bir bakış gerektiğinden düzenli bir hayat yaşanmış olur.
Cinayetlerin bu kadar yaygınlaşmasının nedeni de budur. Alabildiğine sabırsız ve tahammülsüz oluşunun nedeni. Bir insanın belli bir geliri var, bu gelir ile ancak evinin asıl gereksinimlerini ya karşılıyor ya da karşılamıyor. Eşi, günün hayatı, modası, talepleri karşısında ister, çocuk çevrenin etkisiyle, gördükleri ve yaşadıklarının tanıklığıyla o da ister. O zaman bir tuzak olan kredi kartlarıyla borçlanmaya gidilir.
Alacaklarının üzerine faiz eklenir. Giderleri azalacağı yerde katlanır. Günü gelince daha önce edinilmiş birikimleri elinden çıkar. Bunun sonucu ya intihardır ya da cinayettir. Sabır sınırları kalmadığından saldırganlaşmıştır.
Toplumun genelinde bu talepler alın teri ve hakkıyla kazanılamayacağı anlaşılınca o zaman geçerli olmayan yollara başvurulur. Haksızlıkla nereden ne elde edebilecekse onları edinmeye bakar. “Haram” kavramı devreden çıkar. Bir milletin manevî olarak koruyucu kavramları ve gerçekleri var. Haramın sınırları aşılınca başkasının hakkına girildiği, kul hakkına neden olunduğu gibi, dahası, çok daha ağır sayılabilecek günahlara saplanılır. Böyle bir hayat anlayışında, gelecek duygusu tamamen ortadan kalkar. Ne cennetin, ne cehennemin bir anlamı var. Korku ve endişe, sorumluluk duyguları yiter.
Her şeyi salt kendine hak bilmek İslâm dışı bir hayat anlayışı. İnsan emeğini ve hakkını sömürme artık tamamen günah olmaktan çıkar. Bizde kimi deyimler, basit bir anlayış ve düşünüş için söylenmiş olsa da her zaman ve dönemde karşılık bulur. “Hep bana, hep bana” demeye başlanır. Çocukluğumuzda hızar çekilirdi, insanların kol gücü, alın terinin en zor olanlarından bir iş alanıydı. Hızar çekildiğinde gidiş ve gelişlerinde farklı sesler çıkarır. Bir büyüğümüz o anı şöyle ifade etmişti: “Bir bana, bir sana.” Bu ses döngüsünde insanın karşısındaki ile eşitliği anlamına geliyor. Hayatın değeri buradır.