Yeni Bir Dünya Sanayici ve İş Adamları Derneği (YENİAD) Genel Başkanı Selman Esmerer, Türkiye ekonomisinin mevcut görünümünü ve sanayicinin karşı karşıya olduğu yapısal sorunları değerlendirdi.

Yeni Bir Dünya Sanayici ve İş Adamları Derneği (YENİAD) Genel Başkanı Selman Esmerer, Türkiye ekonomisinin mevcut durumu, sanayicinin yaşadığı yapısal sorunlar ve çözüm önerilerine ilişkin Milli Gazete’ye kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Esmerer, “Milli ve yerli üretim güçlenmeden ekonomik bağımsızlık sağlanamaz.” dedi.

Selman Esmerer Yeniad1 (3)

Türkiye ekonomisinin mevcut görünümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye ekonomisinin mevcut görünümünü değerlendirdiğimizde, makro verilerin yanında sahadaki reel tabloyu da dikkate almak gerekiyor. 2025 yılı dış ticaret verilerine göre ihracat 273 milyar dolar, ithalat ise 365 milyar dolar seviyesindedir. Bu durum yaklaşık 90 milyar dolara yaklaşan bir dış ticaret açığına işaret etmektedir. Özellikle Çin’den yapılan yaklaşık 49 milyar dolarlık ithalat, yerli üreticinin fiyat ve maliyet baskısı altında olduğunu göstermektedir.

Ancak mesele yalnızca dış ticaret açığı değildir. Sanayici ve iş dünyası açısından tablo daha çok yönlüdür.

Bugün üretim yapan işletmeler aynı anda birçok baskıyla karşı karşıyadır:

  • Yüksek finansman maliyetleri yatırım talebini zayıflatmaktadır.

  • Artan enerji, işçilik ve hammadde maliyetleri kârlılığı daraltmaktadır.

  • Ara malında dışa bağımlılık, kur dalgalanmalarını doğrudan maliyet unsuruna dönüştürmektedir.

  • Küresel pazarlarda fiyat rekabeti giderek sertleşmektedir.

  • İç piyasada talep daralması dönemsel kapasite düşüşlerine yol açabilmektedir.

Özellikle KOBİ ölçeğindeki sanayiciler için nakit akışı yönetimi kritik bir sorun haline gelmiştir. Vadelerin uzaması, tahsilat riskleri, krediye erişimde yaşanan güçlükler ve kredilerdeki yüksek faiz yükü, işletmelerin günlük operasyonlarını dahi zorlaştırabilmektedir. Büyük ölçekli firmalar finansmana erişim avantajına sahipken, orta ve küçük ölçekli işletmeler daha kırılgan bir yapıda faaliyet göstermektedir.

İthalata dayalı büyüme modeli ise bu kırılganlığı artırmaktadır. Ara malı ve yüksek teknolojili bileşenlerde dışa bağımlılık, üreticiyi hem kur dalgalanmalarına hem de küresel tedarik zinciri risklerine karşı savunmasız bırakmaktadır.

Sanayici açısından en önemli ihtiyaçlar; öngörülebilirlik, istikrar ve uzun vadeli politika çerçevesidir. Sık değişen düzenlemeler ve belirsizlik ortamı, yatırım planlamasını zorlaştırmaktadır. Oysa üretim, kısa vadeli değil uzun vadeli güven gerektiren bir faaliyettir.

Biz YENİAD olarak Milli Görüş perspektifiyle şuna inanıyoruz: Ekonomik bağımsızlık ancak güçlü ve sürdürülebilir bir üretim altyapısıyla mümkündür. Üretim güçlenmeden dış ticaret dengesi kalıcı şekilde iyileştirilemez; sanayi güçlenmeden istihdam artışı ve gelir dağılımında iyileşme sağlanamaz.

Bu nedenle sanayicinin üzerindeki yapısal yüklerin hafifletilmesi ve üretim ekosisteminin bütüncül bir anlayışla desteklenmesi hayati önem taşımaktadır. Finansal açıdan, üretim ve yatırım odaklı işletmeler için faizsiz finansman modellerinin geliştirilmesi, kar-zarar ortaklığına dayalı alternatif destek mekanizmalarının yaygınlaştırılması önemli bir ihtiyaçtır. İhracatçı firmalar için ise kur riskini azaltıcı enstrümanlar, pazar çeşitlendirme teşvikleri ve lojistik destekler gibi uygulamalar güçlendirilmelidir. Ayrıca enerji maliyetlerini düşürücü sanayi tarifeleri, yatırım yapan firmalara vergi avantajları ve teknoloji dönüşümünü destekleyen programlar devreye alınmalıdır. Ancak bu şekilde üretim kapasitesi artırılabilir, ihracat rekabet gücü korunabilir ve sanayicinin uzun vadeli yatırım yapma cesareti yeniden güçlendirilebilir.

Selman Esmerer Yeniad1 (1)

Sanayide yatırım talebinde bir zayıflama var mı?

Sahadaki tablo net. Organize sanayi bölgelerinde yaptığımız ziyaretlerde görüyoruz ki yatırım kararları erteleniyor. Kapasite kullanım oranlarında dalgalanmalar var. Üretim planları maliyet baskısı nedeniyle revize ediliyor.

Özellikle tekstil, metal ve seramik sektörlerinde işletme sermayesi ihtiyacının arttığını, yeni makine yatırımlarının ertelendiğini görüyoruz.

Bazı seramik ve cam fabrikalarında dönemsel üretim kısıntıları uygulanıyor. Tekstil sektöründe ise yeni yatırımların bir kısmı yurt dışına kaydırılıyor.

İmalat sanayi göstergeleri de maliyet baskısının sürdüğünü ortaya koyuyor. Yüksek finansman maliyetleri, artan enerji ve iş gücü giderleri ile süregelen belirsizlik ortamı, sanayiciyi temkinli ve ihtiyatlı hareket etmeye yöneltmektedir. Bu nedenle, üretim ve yatırım ortamı güçlendirilmeden ekonomik istikrar kalıcı hale gelmesi mümkün değildir.

Sanayicinin karşı karşıya olduğu temel yapısal sorunlar nelerdir?

Sorunlar artık teorik değil; sahada yaşanıyor. Sahada karşılaştığımız sorunları şöyle özetleyebiliriz:

Birincisi finansman sorunu.
Yüksek faiz oranları ve ağır teminat şartları, özellikle yatırım planlayan işletmeler için ciddi bir engel oluşturmaktadır. Anadolu’daki birçok KOBİ krediye erişebilmek için fabrika binalarını ve şahsi gayrimenkullerini ipotek göstermek zorunda kalmakta, bu da girişim riskini artırmaktadır. Faiz yükü dolayısıyla yatırımın cazibesini azaltmakta ve firmaların yeni kapasite artışı kararlarını ertelemesine yol açabilmektedir.

İkincisi ara malında dışa bağımlılık.
Özellikle otomotiv sektöründe yaşanan çip krizi, üretim bantlarının durmasına kadar varan sonuçlar doğurmuş ve tedarik zincirinin kırılganlığını ortaya koymuştur. Kimya ve plastik sektöründe temel hammaddelerin büyük ölçüde ithalata bağlı olması, elektronik ve makine sektörlerinde ise yüksek teknolojili bileşenlerin önemli kısmının yurt dışından temin edilmesi maliyet yapısını dövize duyarlı hale getirmektedir. Bu nedenle kur artışları doğrudan üretim maliyetlerine yansımakta ve fiyat istikrarını zorlaştırmaktadır.

Üçüncüsü Çin kaynaklı haksız rekabet.
Tekstil, plastik, küçük ev aletleri ve bazı demir-çelik ürünlerinde Çin menşeli malların oldukça düşük fiyatlarla piyasaya sunulması, yerli üreticiler üzerinde ciddi baskı oluşturmaktadır. Ölçek ekonomisi, devlet destekleri ve düşük maliyet avantajları sayesinde rekabet gücü artan bu ürünler, iç pazarda fiyat dengesini bozabilmekte ve yerli firmaların pazar payının daralmasına yol açabilmektedir.

Dördüncüsü artan personel ve enerji maliyetleri.
Asgari ücret artışı sosyal açıdan önemlidir; ancak emek yoğun sektörlerde ciddi maliyet baskısı oluşuyor. Çimento, seramik, cam ve demir-çelik gibi enerji yoğun sektörlerde elektrik ve doğal gaz fiyatları üretimi doğrudan etkiliyor. Koli, ambalaj, kablo ve küçük ev aletleri montajı gibi KOBİ yoğun sektörler de baskı altında.

Beşincisi kur politikası ve daralan ihracat marjları.
İhracata dayalı çalışan sektörlerde döviz gelirleri belirli bir seviyede kalırken, iç piyasadaki işçilik, enerji ve finansman maliyetlerinin artması kârlılık üzerinde baskı oluşturmaktadır. Kur artışının maliyetleri tam olarak telafi etmemesi ya da kurun baskılanması durumunda ise firmalar uluslararası pazarlarda fiyat rekabetinde zorlanmakta ve ihracat marjları giderek daralmaktadır.

Altıncısı vergi ve denetim yükü.
Sürekli değişen ve karmaşık hale gelen mevzuat, yüksek idari para cezaları ve yoğun denetim süreçleri özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinde ciddi bir uyum maliyeti oluşturabilmektedir. Bu durum, üretim gibi uzun vadeli ve sermaye gerektiren faaliyetler yerine, daha düşük riskli ve daha hızlı nakit döngüsü sağlayan ticari faaliyetlere yönelme eğilimini artırabilmektedir.

Yedincisi üretimin yurt dışına kayma eğilimi.
Son yıllarda Mısır, Bangladeş, Vietnam ve bazı Balkan ülkelerinde yatırım yapan firmaların sayısında artış gözlemlenmektedir. Daha düşük işçilik maliyetleri, teşvik politikaları ve pazara yakınlık gibi unsurlar bu tercihte etkili olmaktadır. Ancak bu eğilim, uzun vadede iç piyasada istihdam kaybına ve yerli sanayinin üretim kapasitesinin zayıflamasına yol açma riski taşımaktadır.

Sekizincisi ise ulusal sanayi stratejisindeki belirsizliktir.
Sanayide uzun vadeli, sektör bazlı ve bütüncül bir yol haritası eksikliği dikkat çekmektedir. Birçok sektör kısa vadeli dalgalanmalara göre hareket etmek zorunda kalmakta; öngörülebilir ve istikrarlı bir sanayi politikası çerçevesi bulunmadığı için yatırım planlaması zorlaşmaktadır. Üretim altyapısını güçlendirecek, katma değerli üretimi teşvik edecek ve yerli sanayiyi uzun vadede güvence altına alacak kapsamlı bir ulusal sanayi stratejisine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu tablo Türkiye için ne anlama geliyor?

Eğer üretimden ticarete kayış artarsa, katma değerli üretim zayıflar. İstihdam azalır. Cari açık riski büyür.

Yurt dışına yatırım eğilimi yalnızca ekonomik değil, stratejik bir risktir. Üretim giderse teknoloji gider, bilgi birikimi gider, sanayi kültürü zayıflar.

Yapısal reformlar geciktikçe rekabet gücümüz zayıflar.

Peki çözüm nedir?

Biz geçici destek paketleri değil, yapısal dönüşüm öneriyoruz.

1- Üretim odaklı ve faizsiz finansman mekanizması.
Kar-zarar ortaklığına dayalı modeller geliştirilmeli, kamu bankaları üretimi öncelemeli.

2- Yerli üretimi koruyucu dış ticaret politikası.
Stratejik sektörlerde anti-damping ve gözetim mekanizmaları etkin kullanılmalı.

3- Üretici dostu vergi ve denetim reformu.
Vergi baskı aracı değil adalet aracı olmalı. Yatırım yapan firmaya vergi avantajı sağlanmalı.

4- Yerel ve yaygın kalkınma modeli.
Anadolu kalkınmadan Türkiye kalkınamaz. Her ilin üretim potansiyeli değerlendirilmeli.

5- Üretim maliyetlerinin kalıcı olarak düşürülmesi.
Sanayiye özel enerji tarifesi uygulanmalı, istihdam desteklenmeli.

Bizim hedefimiz faiz ve rant ekonomisinden üretim ekonomisine geçiştir.

Türkiye daha önce üretim odaklı bir ekonomik model uyguladı mı? Somut örnek var mı?

Elbette var. Biz bu anlayışı teorik olarak savunmuyoruz; Türkiye bunu geçmişte yaşadı.

1970’li yıllarda Milli Görüş çizgisinin öncülük ettiği sanayi hamleleriyle yerli üretim önceliklendirildi. Fabrika yatırımları, organize üretim altyapısı ve milli kalkınma projeleri gündeme alındı. Devlet üreticiye yön gösteren ve üretimi teşvik eden bir rol üstlendi.

1996–1997 yıllarında Necmettin Erbakan liderliğindeki 54. Hükümet döneminde reel sektörü önceleyen politikalar hayata geçirildi. Kısa süreli uygulama dönemine rağmen Denk Bütçe anlayışıyla kamu mali disiplini sağlandı. Havuz sistemi ile kamu kaynaklarının daha verimli kullanılması hedeflendi, faiz yükünün azaltılması için adımlar atıldı.

Bu yaklaşımın sonuçları sahada görüldü:

  • İşçi, memur ve emeklilere enflasyonun çok üzerinde zamlar yapıldı.

  • Alım gücünde ciddi artış sağlandı.

  • Piyasada canlanma oluştu.

  • Sanayici iç talep artışı sayesinde üretim kapasitesini artırabildi.

  • Gelir dağılımında görece iyileşme yaşandı.

Yani üretici desteklenirken çalışan da korunmaya çalışıldı. Hem sanayici hem çalışan kazandı; ekonomik denge güçlendi.

Bugün için temel mesajınız nedir?

Üretim yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir; istihdamın, sosyal istikrarın ve ekonomik bağımsızlığın temelidir. Sanayi zayıflarsa ekonomi kırılganlaşır, dışa bağımlılık artar. Üretim güçlenirse hem ekonomi güçlenir hem toplum rahatlar.

Faiz ve borçlanma merkezli bir ekonomi modelinde ne sanayici rahat eder ne çalışan huzur bulur. Üretim zayıfladıkça fiyat istikrarı bozulur, alım gücü düşer, toplumsal denge sarsılır.

Oysa üretim güçlenirse:

  • İstihdam artar,

  • Gelir artar,

  • Alım gücü yükselir,

  • Piyasa dengesi sağlanır,

  • Devlet maliyesi daha sağlıklı hale gelir.

Sanayici için faizsiz finans modelleri, öngörülebilir vergi sistemi ve makul enerji fiyatları gerekir. Çalışan için ise reel gelir artışı ve hayat pahalılığına karşı korunma gerekir. Bu iki kesim birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır.

Bizim savunduğumuz model; üreticiyi destekleyen, çalışanı koruyan, bütçe disiplinini gözeten ve kaynak israfını önleyen bir ekonomik anlayıştır.

Üretici güçlü olursa çalışan güçlü olur.
Çalışanın alım gücü artarsa piyasa canlanır.
Piyasa canlanırsa sanayici üretir.
Üretim artarsa Türkiye güçlenir.

Güçlü sanayi olmadan güçlü Türkiye olmaz.
Ekonomik bağımsızlık ancak üretimle mümkündür.