ÇAYLAR KALSIN, SİMİTLER PAYLAŞILSIN!
“Emeklilerin bayram ikramiyeleri ile ilgili düzenleme yapılır mı?”
Bir gazeteci bu soruyu sormuş, partisinin toplantısından çıkan Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a.
Hayır yapılmaz veya evet yapılabilir/yapılacak gibi bir cevap duymak isterken eli mikrofonlu gazeteci takımı; Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, nutuklarında kullanmadığı bir deyimle kontratak pozisyonu alıyor.
“Tamam açıklandı. Sen, beni dolduruşa mı getirmek istiyorsun? 3 bin TL’den 4 bin TL’ye çıktı. Daha ne olacak?”
İkisi icraat izahı, ikisi de soru olan dört kısa cümleyle tarihe not düşen Sayın Erdoğan’ın, soru sorma cesareti gösteren gazeteciyi “Sen” hitabıyla diğerlerinden ayırması, yaş-kuru dengesini gözetmesinden olabilir.
+++
“Sen, beni dolduruşa mı getirmek istiyorsun?”
Kamuslarda, lügatlarda, sözlüklerde “Argo” parantezinde “Birini çeşitli yollarla pohpohlayarak yönlendirmek, kışkırtmak, gaza getirmek” izahı yazılmış “Dolduruşa getirmek” deyimini Sayın Erdoğan’dan duyan insanlarımızın şaşkınlığına, -ki yapılan paylaşımlar ve TV’lerin haber sunumları kanıttır- sosyolojik tez üretmek hem gereksiz hem de vakit kaybı olur. Zira söz yazıcılarının kaleminden çıkmasa da bu kısa cümleler, Sayın Erdoğan’ın ifadesi dolayısıyla tarihsel önem arz ederler.
Troller dolayısıyla zeval olmayacağı garantili diyemesek de, düşünülen o gazeteciyi, anında ve karşı soru içerikli cümlelerle cevaplaması Sayın Erdoğan’ın, birlik ve beraberliğe çok muhtaç olduğumuz şu günlerde insanlarımızca doğru anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır.
“Daha ne olacak?” cümleciğiyle, ahval ve şeraitin namüsaitliğine dikkatleri çeken Sayın Erdoğan, kendini özneleştirerek “Dolduruşa gelenler var” tespitinde bulunmuştur. Üstelik bu ikazda, bir teyakkuz tavsiyesi de var.
Uyanıklığa bir çağrıdır Sayın Erdoğan’ın mesajının Türkçesi: Çay-simit hesabı yaparak iktidar isteyen bir ekonomisti daha olmasın bu ülkenin; satılacak ne kaldı?
BİR BAKIŞ BAKTIN..
“Soykırımcıların gözünün içine bakarak, Gazze’nin evlatlarına sahip çıktık.”
Bir ödül törenindeki konuşmasından alınmış ve sosyal paylaşımın haber duyurusunda kullanılmış Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın bu cümlesinin hatırlattıklarından, geçmiş zaman olur ki tadı çıksın isteriz.
Merkezde “Bakmak” fiili var.
İktidarında takip ettiği Ortadoğu politikası, Saddam’a söylediği “Bağdat’ın bir meydanında seni asmak isterim” arzusunda özetlenecek merhum Özal’ın başbakanlarından Yıldırım Akbulut’un, yine içinde “Saddam” geçen bir röportajda buyurduğu “Ben de ona çok sert baktım!” cümlesiydi ilk hatırladığım.
+++
İkincisi ise, Aralık 2023 tarihli bir video. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’dan sonra Netanyahu ile tokalaşan Sayın Hakan Fidan’ın, paylaşımcıları üzen bakışlarıdır; ki ben “Diplomatik yanıltma” rolü yüklenmiş saymıştım. Bahse konu o bakışlar, Sayın Erdoğan cümlesiyle doğrulandı sayılsın.
ASKIDA APO ARZUSUNDAN SONRA…
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi literatüründe “Bebek katili ve Terörist başı” sıfatlarıyla anılan Abdullah Öcalan’a, “PKK’nın kurucu önderi” diyen Sayın Devlet Bahçeli’ye, Sayın Erdoğan’ın hitabet üslubuyla söylersek, “Kimler, kimlere ne diyor?” tepkisinin dahi gösterilmemesinin sebebi, yalnızca hafıza-i beşerin nisyan ile malül olmasına bağlanmamalıdır.
Erzurum’da (2007) “Oğluna gemi alacak kadar paran var, asacak kadar ip mi bulamıyorsun? Al sana ip veriyorum, al da as” diyen de Sayın Bahçeli’ydi.
“İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz” maddelerinin yazıldığı fizik ve tabiat kanunlarına paralel olarak, “Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz” diyen de Sayın Devlet Bahçeli’ydi.
“Terör örgütünden vicdan bekleyen vicdansızdır!
Terör örgütünden ahlak bekleyen ahmaktır!
Terör örgütünden hukuk bekleyen, terör örgütünden acaba bir şey olur mu diye ona yaslanan hain oğlu haindir!” (Şubat – 2021)
Bu konuşmanın sahibi Sayın Süleyman Soylu’yu, “Süleyman Soylu, soy ismi gibi soyludur” tanımıyla şemsiyesinin altına alan da Sayın Bahçeli’ydi.
Sanki Sayın Bahçeli ilk defa konuşuyormuş gibi ortalığı “Bahçeli konuştu’’ telaşına verenlere, partilileri “Kabul edelim ya da etmeyelim bu teknik bir gerçeklik” kabulünü dayatıyorlar.
Herhalde yeni keşfetmiş olmalılar, gerçeklik dedikleri her ne ise..
Bağlamı dışında kullanıldı, ucuz savunma üslubuyla yazılmış bir post cümleleri de şöyle, o partililerin:
“Bahçeli burada, ‘Öcalan sizin kurucunuz ve önderiniz, onu mu dinleyeceksiniz yoksa başkalarını mı?’ diyor.”
“Yani Bahçeli, Öcalan’a kurucu önder demiyor, seslendiği kitleye ‘Öcalan sizin kurucu önderiniz’ diyor.”
Kıldan ince, kılıçtan keskince nüans farkı bu mudur; içi dolu su mudur?
Başkaları kim?
Seslendiği kitlenin adı ne?
Sorularının ötesinde, o kitlenin eğitimini yüklenmek de söz konusudur bu savunmada. Hem de sakın yanlış anlamayın ha; kulak çekmeli ya da parmak sallamalı?
DÖN GERİ BAK! YA DA GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ..
Zor zamanlarda, yazmanın zor olduğu zamanlarda, gençlik okumalarıma ve aldığım notlarıma döner bakarım.
Ne oldu, ne değişti? İlerleme kaydedilmişse hangi ölçüdedir? Bir arpa boyu dahi yol kat edemedik mi yoksa? Geride kalmakla mı övünüyoruz hâlâ?
Zindanları, “Kardeşim Esat”ın Suriye parçalarında arar olduk. “Akıl olmazların zoru içinde/üst üste sorular soru içinde” haberini ulaştıracağımız Mehmet’imiz hangi meraka ermiştir; bilmeyiz.
Sohbet edercesine yazdığı yazılarda durum tespitleri yapan ve nasihat eden Mehmed Şevket Eygi adında gazetecimiz de yok. Kasım 1977’deki üç paragraflık bir yazısını, “Eski Türkiye yok” diyenlere, Eski Türkiye’yi anlatmak için koyduk buraya. Farkları söylemek onların işidir.
“Dilsiz Diplomatlarımız
Çağlayangil ‘Türk diplomasisisin büyük zaafı lisan bahsidir’ demiş. Dışişleri Akademisinin açılışında genç diplomatlarımızın umumiyetle İngilizce bildiklerini, öteki yabancı dilleri de bilmeleri gerektiğini belirterek, ‘Bunun için akademide kurslar açılmalı’ demiş.
Çağlayangil’in dil deyince düşündüğü sanırız hep batı dilleri. Arapça, Farsça her halde hesap dışı. Eski İngiliz Başbakanı Eden, Tahran’da elçi iken Şah’la Farsça konuşurdu. Eden’in Farsça şiirleri vardır.
Vatikan’ın Arap dünyasındaki elçileri Arapça, Türkiye’ye yolladıkları Türkçe bilir.
Bizim Arap âlemindeki elçilerimiz Arapça bilmez, Elifi görseler mertek sanırlar. Cuma namazına gitmezler. Sözün kısası Türkiye’nin, Müslüman ülkelerde menfi propagandasını yaparlar.”
Kasım 1978’de bu başlığın altına bir hesaplaşma özeti diyeceğimiz bir makaleyi yazmış rahmetli Mehmed Şevket Eygi ağabey.
+++
Kimsenin üstüne alınmayacağı üç paragrafını işaretlemişim yazının. Mademki hep Eski Türkiye’nin kalmamasıyla yahut olmamasıyla övünülüyor. Kırk yaş altı gençliğimiz de bilsin o Türkiye’de yaşanmış halleri.
“Din ve devlet elden gitti, peki bunun suçlusu kimlerdir?.. Baş suçlular Müslümanlardır. Çünkü onların Yaratan ile bir ahd ü misakları vardı. Kendilerine mukaddes bir emanet tevdi edilmişti.
Bu emaneti muhafaza edemediler. Vebalin büyüğü onlara ait…
Kuduz bir ihtirasla toplanan, helâl-haram düşünmeden bir kenara yığılan servetler sabun köpüğü gibi uçup gidecektir. Revâdır, oh olsun!..
Sözü uzatmayalım… Önce din elden gitti… Seyirci kaldı millet. Sonra devlet elden gitti. Yine seyirci oldu halk.
Sonrası mı?.. Tufan!..”
“Ramazaniye
Eskiden basma kalıp hutbe kitapları vardı. Senelerce aynı hutbeleri dinleye dinleye adeta ezberlemiştik. Ramazan’ın ilk Cuması okunan basma kalıp hutbe şöyle başlardı, “Recep Şaban derken mübarek Ramazan da geliverdi. İnsanın ömrü oldukça daha nice Recepler, Şabanlar, Ramazanlar geliverir.”
Yeni sorumuz şu: Bu günün hutbeleri nasıl?