Türk ekonomisinde makro ve mikro ekonomik göstergelerden bağımsız olarak bazı doneler vardır ki, kamuoyuna doğrudan bir mesaj verirler. Neticede, halk cari açığı, yapısal sorunları, bütçe açığını vs çok da anlamlandıramaz. Ekonomistlerin bildiği hususlar bilmesi mümkün değildir neticede. Kendine göre bir algılayışı vardır ve halkın gözünde mesela dövizdeki yukarı gidiş, yani devalüasyon bir kriz göstergesi sayılagelmiştir.
Neticede halkın geneli, detaylı olarak ekonomi bilmek durumunda değildir ve aslında her zaman hissettiği geçim sıkıntısını saymazsak, “işlerin kötüye gittiğini” anlaması bakımından döviz kuru hareketleri de yol gösterici olmaktadır. TL’deki devalüasyona bakarak kriz çıkarımı yapması normaldir toplumun geneli açısından.
Bunun böyle olmasının hemen “kriz tellallığına” bağlamaktansa, neden böyle bir kanının oluştuğuna kafa yormak daha anlamlı olacaktır. Neticede, hiç kimse ekonomi krize girsin, geliri azalsın, ekonomik sıkıntılarla boğuşulsun istemez. Rantiyeyi, paradan para kazananları, spekülatörleri ve fırsatçıları saymazsak, hele ki sıradan vatandaşın böyle bir düşünceye sahip olmasının dikkate alınması hiç de anormal olamasa gerek.
Gelin görün ki, ekonomi ilmini tahsil etmiş, bu alanda çalışan, deneyim sahibi ve icra noktasındakiler de aslında ekonomiye dair çok derinlikli bakıyor denebilir mi peki? Mesela, Türkiye’deki finans sisteminin, yani bankaların zora düşmemesine bakarak “ekonomik sıkıntı veya kriz yok” demekle, kahvehanedeki bir adamcağızın ekonomik bakışı arasında bir fark var mıdır acaba?
Ekonomiyi en ham kapitalist anlayışla ele alıp faiz-döviz-borsa-finans sarmalına hapseden bir bakış için, bir ekonomik sıkıntıya ve krize girilip girilmediğinin ölçütü de kapitalizmin en temel kurumu olan bankalar olacaktır tabi. Bankaların zorda olup olmadığına bakarak “kriz var” veya “kriz yok” demek, ekonomiyi sadece faiz-döviz-borsa-finanstan teşkil görmektendir.
Bu bakışta çalışana, işçiye, memura, emekliye, esnafa, sanatkara, üreten kesimlere yer yoktur. Bakar bankaların bilançolarına, bakar borsanın “yapay cennetine”, der ki “her şey çok güzel, veriler çok sağlam!” Aynı bakış açısı için de işsizlik sadece bir veridir. İşin içinde insan olmayan, kuru bir rakamlar silsilesi yani!
Bu bakış açısından gidersek, Türkiye’deki ekonomik kriz algısı bankaların krize girip girmemesine ayarlıdır. Kemal Derviş, yani IMF programıyla bankaların sermayeleri sağlamlaştırıldığı günden beri Türk bankacılık sistemi, görülmemiş karlar yazmaktadır. Tabir-i caizse “altın çağlarını” yaşamaktadırlar. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu verilerine göre 2016 yılında bankalarının toplam faiz geliri 2015 yılına göre 30.5 milyar TL artarak 194.7 milyar TL’ye ulaşmış. Faiz gelirleri 2012’de 109.9 milyar TL olan bankalar, 2013’te 110.6 milyar TL, 2014’te 138.6 milyar TL ve 2015’te de 164.1 milyar TL faizden kazanmışlar. Şimdi buna bakarak, “ekonomi çok iyi gidiyor, sıkıntı yok” denebilir mi?
Bugün bankalar bırakın krizi, uygulanan rantiye düzeniyle altın çağlarını yaşıyor, kâr rekorları kırıyorlar. 2015’te 26.1 milyar lira olan net kârları, 2016’da yüzde 44 artışla 37.5 milyar TL’ye çıkmış. Ekonomiyi faiz-döviz-borsa-finans penceresinden görüyorsanız bundan iyi bir veri yok o zaman!
Nihayetinde istatistiki verilere bakış açınıza göre her türlü sonuca varabilirsiniz. Ekonomiyi üretenlerin ve emek harcayanların değil de rantiyenin penceresinden izliyorsanız her şey yolundadır!