Birlik ve bütünlüğü öncelemek öteden beri ideal bir düzen için gereklidir. Birliğin merkezinde olduğu düzen, toplumsal ahengin sağlanması için önemlidir. Birliğin bozulmasından ortaya çıkan parçalanmışlık nihayetinde kaosu getirir. Aslında birlik düzeni, parçalanmışlık kaosu doğurur. Fakat kaostan düzen oluşturmak da pratikte karşılığı olan bir strateji olarak kullanılmaktadır. Kaos, toplumsal ahenge müdahale ederek çıkara dayalı bir sistem tesis etmeyi amaçlar. Böylece kaostan yola çıkarak oluşan düzen, karşılıklı menfaat bütünleşmesine dayanır.

Kaostan beslenen menfaat çeteleri bu yüzden birliğe dönük tüm iradeleri yok etmeyi amaçlıyor. Mekânların, kimliklerin ve zihinlerin parçalanması bu çetelerin menfaatleri için olmazsa olmaz bir şarttır. Bunlar birliğin verdiği kuvvete karşı durma dirayetini gösteremeyeceklerinden bu gücü yok etmenin yolunu birliği parçalara bölmede görüyorlar. Atomu parçalayarak enerji anlamında büyük güç elde edenler mekânları, kimlikleri ve zihinleri de parçalayarak yekpare güç olmayı arzuluyor.

Menfaat çetelerinin karşısındaki en büyük güç olan Müslümanlar bu parçalanmışlığı fazlasıyla yaşıyor. Baktığımız zaman hem mekânsal anlamda, hem kimliksel anlamda hem de zihinsel anlamda yaşanan parçalanmışlığın Müslümanların düzen tasavvurunu yok ettiği bir gerçek. Bu sayede Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda menfaat çetelerinin bu parçalanmıştan faydalanarak kurdukları çıkar düzenleri şu anda yürürlüktedir.

Müslümanların mekânsal parçalanmışlığının en bariz örneği ulus devletlerdir. Masa başında hazırlanan sınırların içine hapsedilmiş bir coğrafya ve ulus devletin inşasından hareketle oluşmuş bir vatan anlayışı var. İslam coğrafyası bu şekilde ulus devlet sınırlarının vatanlaşmasıyla parçalanmıştır. Sıla olan vatan sınırlarla çerçevelenerek siyasi aidiyete dönüşmüştür. Böylece aynı kültür havzasında yer alan sınırın iki tarafındaki Müslümanların birbirlerine yabancılaştığını görüyoruz. Ne yazık ki, sınırın bu tarafındaki acı ile sınırın diğer tarafındaki acı bile birbirinden farklı yaşanıyor.

Müslümanların kimliksel parçalanmışlığını etnik ve mezhepsel parçalanmışlıkta görüyoruz. Millet kavramı, bütünlüğü ifade etmesi gerekirken; etnik ve mezhepsel farklılıkları önceleyenlerin birbirlerini ötekileştirmesinden dolayı parçalanmış kimlikleri ifade ediyor. İslam milleti kavramı önemini ve geçerliliğini kaybederken Türk milleti, Arap milleti, Kürt milleti gibi parçalanmış kimliklere değer atfediliyor. Aynı şekilde Şii, Sünni, Vehhabi gibi mezhepsel parçalanmışlıklar İslam milletinin enerjisini tüketiyor, gücünü zayıflatıyor, birlik olma iradesini elinden alıyor.

Bu parçalanmışlıkların içinde Müslümanların zihinsel parçalanmışlığı en vahim olanıdır. Parçalanmış zihinleri iki farklı veçhede görebiliyoruz. Hem Müslüman kimliğiyle dine bakışı anlamında olsun hem de dünyayı anlamlandırma bakımından. İlkinde Müslümanlar dini yaşayışıyla iktisadi, siyasi ve toplumsal ilişkileri birbirinden ayırarak dini ibadet alanına ya da daha da ötesi iç tatmine indirgiyor. İkincisinde ise dünyayı anlamlandırmada din hiç referans konusu edilmiyor. Böylece din hayattan bütünüyle çıkartılmış oluyor. Her iki durumda da zihin bütüncül olarak değil parçalanmış bir şekilde çalışıyor.

Böylece mevcut düzenin arızalarına birliğin imkânından faydalanarak karşı durabilme şansımız ortadan kalkıyor. Sorumluluğumuz gereği bütüne giden yolda bir istikamet belirlemeliyiz. Parçaların farkında olarak ama parçalara bağlanmadan bütüne ulaşmanın yolunu bulmalıyız.