Eğitim sistemimizden siyasal söylemlerimize kadar tarihi bakışımızı sorgulamamız gerekiyor. Çünkü biz tarihi bugün içinde bulunduğumuz durumdan kaçış olarak görüyoruz. Geçmiş yaşanmış ve bitmiştir, bize sadece doğruların, yanlışların ve hataların tecrübesini bırakmıştır. Yoksa tarih günümüze akan bir nehir değildir. O yüzden bizler tarihi ibret alınması gereken bir olgu olarak görmeli, sorumluluklardan kaçılan konfor alanına dönüşmesine izin vermemeliyiz.
Bu amaçla; tarihin yaşanmışlıklarından günümüze neler taşıyabileceğimize bakmamız gerekiyor. Ressam bir yerin resmini çizerken aynı yerin yıllar önce çizilmiş tablosuna bakarak çizmeyecektir. Elbette ressam o yerin son halini tuvale aktaracaktır. O yüzden bizler de tarihin çizilmiş tablosunu günümüze aktarmayacağız. Manzara aynı kalsa da, yeni ressamlarla, yeni yorumlarla, yeni tablolar çizeceğiz. Tarihe bu şekilde bakmanın gerekliliğini ifade ettikten sonra asıl meselemiz, Müslümanlar için en önemli zaman dilimi olan Risalet’in günümüze nasıl yansıdığıdır. Yani o günkü mücadelede ortaya çıkan manzaraları bugün yeniden tuvale aktarmak zorundayız.
Bu manzaranın en önemli ayrıntılarından birisi Hicret’tir. Hicret, çoğu zaman sadece fiziki bir mekân değişikliği ya da baskıdan kaçış olarak okunsa da, aslında insanlık onurunun en temel yapı taşı olan özgürlüğe doğru yol alan siyasi ve toplumsal bir harekettir. Yani hicreti bir güvenlik arayışı olarak değil, özgürlük yolculuğu olarak görmeliyiz. Yoksa Müslümanlar Mekke’de sessizleşerek ve görünmeyerek güvende kalabilirlerdi. Mekke’nin kabile yapısı aslında o gün zulme uğrayanlara bir güvenlik alanı açıyordu. Sadece yapılması gereken özgür irade beyanlarından vazgeçmeleri ya da bunları görünür kılmamaları yeterliydi.
Mekke döneminde gördüğümüz gibi, Müslümanların güvenliğini tehdit eden en önemli duruş, özgürlük talepleri olmuştur. Onların inançlarına ya da sistemlerine tabi olmamaya dönük özgürlük arzusu hicreti zorunlu kılmıştır. Sahabe güvenliğin ancak özgürlüğün sağlandığı bir zeminde anlamlı olduğunu düşünerek Medine’ye yöneldi. Bu tavır günümüzün siyaset anlayışların öncesinde ve ötesinde özgürlüğü merkeze alan bir toplumsal irade beyanıdır. Çünkü günümüze geldiğimizde güvenlik kaygılarıyla özgürlüklerin rahatlıkla kısıtlanabildiğini görüyoruz.
Toplumsal huzurun sağlanabilmesindeki öncelikli beklentimiz güvenlik mi yoksa özgürlük mü? Bu sorunun cevabına yukarıda hicrete yüklediğimiz anlamdan rahatlıkla ulaşabiliriz. Aslında hicret bize şunu söylüyor; bir toplumda herkes özgür değilse, hiç kimse güvende değildir. Çünkü özgürlüğü kısıtlanan her kişi için mevcut toplumsal yapı, yıkılması gereken kötülüğün adıdır. Güvenliği merkeze alarak kendilerine güvenli alanlar inşa etmeye çalışanlar sadece sıralarını beklemiş olurlar. Çünkü toplumun bir kesimi baskı altındayken diğer kesiminin huzur içinde yaşaması, sadece bir zaman meselesidir. Süresi dolan ayrıcalıklı konumunu terk etmek zorunda kalacaktır.
Günümüzde eğer barış içerisinde bir arada yaşamak istiyorsak; herkesin özgürlüğe doğru yolculuk yapması ve vardığı noktada ötekinin özgürlüğünü kendi özgürlüğünün garantisi olarak görmesi gerekiyor. Nihai olarak; tüm toplumsal yapıların merkezine özgürlüğü koymak, güvenliği ise özgürlüğün doğal bir sonucu olarak kabul etmek; hem geçmişin tecrübesi hem de geleceğin zaruri istikametidir.