Zor zamana kaldık derdi anneannem. Sanki bizim yaşadıklarımızı görmüş gibi. Çocuklarımız ağaçların altından geçmeye korkar oldular.

Her yerde kene paniği.

Öğretmenleri uyarmışlar; "kırda, köyde, piknikte öyle ağzınız açık kalmayın seneye bu sıralarda sizi göremeyebiliriz", diye.

Şimdi sinekleri, karıncaları, havada uçan tozu kene sanıp basıyorlar çığlığı.

Dışarı çıkıp temiz hava alamıyorlar.

Kuş seslerini dinleyemiyorlar.

Pastoral manzaraları ellerinin tersi ile reddediyorlar.

Evde bir tutukluluk halidir gidiyor.

Haksız da sayılmazlar, sadece Türkiye de keneden ölen 121 kişi insanlara dehşet havası vermeye yetmekte.

Can güvenliğini tehdit eden keneler bir yanda.

Öte yanda özgürlüğümüze kast etmiş kımıllar.

Anneannemi anımsamamak mümkün değil.

Ne kadar şen şatır bir geçmişten sonra, çocuklarımızı saran endişe.

Cennet gibi bir vatanı nasıl karaya boyarız planları ile kuytu karanlık köşelerindeki kımıllar öte yanda.

Başörtüsünü boğmak için havaya kalkan ellere bakıyorum da.

Hele gazetelere yansıyan bir çiftin acıklı, endişeli, komik simalarının bizim örtülerimizi sıkanlar olduğunu anımsayınca iyice huzurum kaçıyor.

Konuşmayınca bari insan bir adam sanıyor.

Hani "sükût suretinde" nin asaleti de yok.

Bir farfara, bir suçüstü yakalanmışlığı ile şiddet ve celal.

"Bizi dinliyorlar, bizi takib ediyorlar".

Ne gizli işler çeviriyorsun ki dinlenilmekten betin benzin kaçıyor.

Karısında ayrı terane:

"Bağdat ta kamyon yüklü bomba patladı, ölmedim"

Kadın kutsal, Türkiye; bu mukaddes emaneti(!) başına tac etmesi gerekli.

"Artık kimseleri öpmüyorum, yanlış anlaşılıyor".

Kadın, soylu Türk ailesine ne kadar da uymakta öyle!

 Anayasa Mahkemesi, başörtüsü görüşmeleri yapmakta.

Hazret, Genelkurmayı suyolu etmiş.

En kritik konu tartışılmakta; halkın en kutsal değerlerinden biri masaya yatırılmış, insanlar nefeslerini tutmuş.

Bizimki, malum çevrelerle hummalı bir görüş alışverişinde.

Konu basına yansıyınca, tık nefes yalanlama.

Daha sonra da, evet, görüştüm ne olacak, itirafları.

Mızıkçı bir çocuk edaları ile.

Ah bütün bu kalleş senaryolardan birinde, halkımı hep hüzün yüklü gördüğümde.

Üstelik bunun gibi adamlar mı Allahım, özgürlüğümüzü yok etmekte diye kahırlandığım.

Yalanı peynir ekmek gibi tüketen.

Hukuksuzluğu, demokrasiden ödünü Türkiye klasiği olarak önümüze bırakan bu eşhasın; hürriyetimizi kısıtlaması, ne giyeceğimizi belirlemesi bayağı ağır gelmekte.

Benimki de iş mi yani.

Cellâdımdan onur, erdem, ahlak, hakkaniyet bekleyecek kadar saflığım da nereden geliyor, onu da algılayabilmiş değilim.

Hani kenelerden vicdan bekleyen hasta yakını gibiyizdir.

Bak bu sefer öldürme; dağdaki çobanı, piknikteki çocuğu, tarlasındaki kadını rahat bırak der gibi, kenenin siyah yüreğine laf anlatabilmek için ne kadar çırpınmışızdır.

Özgürlüğe geçit verilir hayallerini nereden bulup da, çocuk gibi avunmuşum.

Üstelik neyi, kimden beklemişim.

Arada bir saflığım tutmakta işte.