İktidar partisi hakkında açılan kapatma davasını tartışırken, kapatmaya neden olan kast ile sonuç arasında varolması gereken illiyet bağının, yani nedenselliğin tam olarak tesbit edilemediğinin düşünüldüğünü pek sanmıyorum.
Aykırı gibi gelecek bir yaklaşımdan sözettiğimi biliyorum. Ancak hukuk mantığını (ki hukuk, kavranılmasını istediği özünü matematik yöntemiyle ilişkilendirir, kısaca bir bakıma hukuk, matematiktir; normatif bilim tasnifi içinde yer alması bundandır) esas olarak soruna yaklaştığımızda, çözüme giden yolun yanlışlığı hemen farkedilmektedir. En basit matematik problemini bile yanlış yoldan çözmek mümkün değildir. Meğer ki doğru sonuca ulaşmış olsanız bile!
Baştan şu hususu hatırda tutmakta yarar vardır. Hukuk, hareketi konu alır, yasak ya da suç doğrudan hareketi içkindir. Elbette hukukun tanımladığı hareket, sadece fiziğin tanımladığı hareket ile sınırlandırılamaz. Onun için kast, veya niyet, düşünce vb. hareketi oluşturan unsurlar arasında yeralırlar. Kast, nedensellik/illiyet bağı ve dış dünyada değişiklik demek olan sonuç bir arada ve uygunluk içindelerse, hareket hukuk tarafından tanınır. Unsurlardan birinin eksikliği hareketin, dolayısıyla suçun ve cezanın mahiyeti ve niteliğini de doğrudan etkiler.
Savcının soruşturma delilleri toplamasından sonra yaptığı işlemler iddianame haline gelir ama davanın oluşması için mahkemenin bunu kabul etmesi, muhakeme edilir görmesi gerekir. Muhakeme süreci bundan sonra başlar, dava açılmıştır ama tamamlanmış değildir.
İktidar partisine karşı savcının iddianamesi bir takım iddiaları dile getirmektedir. Buna karşı, hakkında iddiada bulunulan tarafın (olayımızda iktidar partisi) cevabı, bir başka ifadeyle savunması ortaya konulur. Yani Replik, Düblik, süreci.
Buraya kadar verdiğimiz bilgi, olağan usule ait bilgidir. Basında kamuoyunda yapılan tartışmalar, redler, savunmalar, değerlendirmeler, hatta verilen hükümler, usule ait bilgilerden hareketle yapılmaktadır. Dolayısıyla kapatmaya yol açan kastın, dava siyasi eylem kategorisinde olmasına rağmen, hareketi oluşturucu niteliği üzerinde nerdeyse hiç durulmadı. Belki de gözden kaçırılarak durulması istenmedi.
Dava üzerinde beyanda bulunmak yasak, hem de ahlaken uygun değildir. Onun için, davaya temel oluşturduğu kabul edilecek hareket her ne ise onu tesbit etmeye çalışmak şu anda konumuz değildir. Ancak dava, siyaset alanına doğrudan ait olduğu için ve "sanık" (yani iktidar partisi) siyasi kimliğe sahip olduğu için, o açıdan, bizce üzerinde durulmayan boyutunu tartışacağız.
İktidar partisinin başkanı ve bazı yetkililerinin beyan ve davranışlarından bir kısmı hariç tutulursa, ilk iktidar döneminin son birkaç ayına kadar, belli ölçüde uzlaşmacı bir tavır sürdürüldüğü söylenebilir. Gerçi bu uzlaşmacı tavrın benimsenmesinde kamuoyunun, önüde gelen çeşitli meslek kuruluş ve baskı grublarının, en önemlisi de, oy vermese bile toplumun ihtiyatlı bir uzlaşma beklentisinin etkisi vardı. Beklenen ve bir anlamda da sağduyunun gereği olan, belli tecrübe kazanmış, idare ve devletin işleyişini anlamaya başlamış bir iktidarın uzlaşmayı daha da derinleştirmesiydi. Fakat böyle olmadı. Bir kısmı makul, bir kısmı makulumsu, çoğu sudan sebeplerle uzlaşma ortamını bulandıran ya da ortadan kaldıran beyan, karar ve uygulamalar görülür biçimde sergilenmeye başlandı. Tipik bir örnek Anayasa nın 10. ve 42. md.lerinde yapılan ancak Anayasa Mahkemesi nce reddedilen değişikliktir. Kamuoyunun "başörtüsü yasağı"nı kaldırdığını sandığı değişiklik yani. Düşünebiliyor musunuz, bireylerin kılık-kıyafeti, ne ve nasıl giyineceği anayasada düzenlemeye konu edilebiliyor! İlkçağda Isparta Site-devletinde nasıl giyinileceği, sakal bırakma zorunluluğu Site anayasasında düzenlenmiştir. Ama askerlerle ilgili olarak.
Tartışmaya devam edeceğiz.