Görülebildiği kadarıyla, Bangladeş te siyasal hırsın

ilkel bir tezahürü olarak, muhalefetteki Cemaat-i İslami mensuplarına

yöneltilen suçlama ve muhakemelere karşı çıkanların sokak ortasında

öldürülmeleri değildir, konu edilen ölümler .

Keza Suriye deki öldürmeler ve ölümler hiç değildir.

Çünkü Suriye de olup bitenler, en kötücül, en gaddar, en zalim ve en vahşi bir

ruhun bile hafsala ve hayalinde kurgulamaktan utanç duyacağı şeylerdir. Sözüm

ona hâkimiyetinin nesnesi ve dayanağı olan kendi coğrafyasını, Halep, Rakka,

Şam, Hama, Humus gibi kendi coğrafyasında kurulagelmiş kentlerini bombalaması,

yakıp yıkması, yer ile yeksan etmesi, ölümden de öte bir cinnet tezahürüdür.

Ölümü tanımama, algılayamama, dolayısıyla ona karşı hiçbir duygu ve duyarlığa sahip

olamama noksanlığı ve nadanlığıdır bu. Benzer örneğini geçen Cuma günü, henüz

Cuma namazı bitmemişken İsrail polisinin Mescid-i Aksa baskınında görmek

mümkündür. En şiddetli ve en kanlı savaşlarda bile, öldürme hırs ve ihtirasının

susta durduğu kutsal mekânlar, Siyonist İsrail in öldürülecek olanlar

listesinde kayıtlıdırlar. Zaten Mescid-i Aksa yı işkenceyle öldürmeye taammüden

devam etmektedir.

Aslında bütün bu ve benzer durumlarda, olaylarda ölüm ,

kendi gerçekliğiyle ve kendine özgü muhtevasıyla yoktur. Ölüm kendi gerçekliği

ve muhtevası gereği hayata dairdir, can ile merbuttur, can içre ve üzredir

bile. Onun için, sadece düşünen ve duyan insana özgü bir halet değildir. En

yırtıcı kuşta, en saldırgan hayvanda bile kendi şart ve tezahür şekilleriyle

ölüme karşı bir ihtizazın, derin ve incelikli bir saygısı görülür. Ölüm, belki

de, kendisini göstererek, hatırlatarak, çağırarak, hayatın anlamını,

yüceliğini, değerini ve mübarekliğini anlatmaktadır, anlatmak istemektedir

insana, canlıya.

Ne var ki ölüm, tek bir tecrübesi olan ve ancak tek bir

defa yaşanılarak tecrübe edilebilen, tam ve mutlak ferdi bir duygudur. Sade ve

basittir. Ancak sade ve basit olan her şeyden daha fazla anlaşılması,

kavranılması, algılanması, kabullenilmesi ve açıklanması karmaşık, müphem,

muğlâk ve kesiftir.

Ölümü, dehşet ve sükûnet duygusuyla karşılamayı, insanın

mizacına bağlı bir nitelik olarak görmek, bir dereceye kadar anlaşılır

sayılabilir. Fakat insanın mizacındaki oluş haline göre, dehşet ve sükûnet

duygusunun belirlendiği de hesaba katılmalıdır. Bu noktada inanç, iman

belirleyicidir. İman, ölmeden önce ölünüz uyarısını kavratıcı bir güç olarak

belirdiği için, inanmış insan nazarında ölüm, hayatın bir veçhesi olarak

tezahür eder ve sükûnet ile saygıya konu olur. Ölümü istemeyiniz kutlu sözü

ancak, her canlı ölümü tadacaktır kesin ve açık buyruğuyla iman temelinde

anlamını berkitir.

Kahramanmaraşlı iki aziz ve değerli insanın, Kenan

Seyidhanoğlu ile Vakkas Vakkasoğlu nun aynı gün ölümleri, bu duyguların

çağrışımına vesile oldu.

Kenan Seyidhanoğlu, irticali rübaiinşad etme istidadı

yanında, kendi şart ve mikyasında İslam a hizmette, gösterişten uzak ama

ısrarcı, azimkâr ve gayretliydi. Kahramanmaraş Derneği, bunun somut

göstergesiydi. Asım Vakfı nı oluşturmada, son nefesine kadar fikr-i takibini

sürdürdü. İstanbul daki Maraşlıların Kenan Amca sıydı, her ne kadar, latife

olarak abi olduğunu tescil ettirmeye uğraşsa da!

Vakkas Vakkasoğlu, yazar Vehbi Vakkasoğlu dostun amcası

olma yanında, ticaretten Maraş Ulu Camii İmam-Hatipliğine geçmiş değerli bir

insandı. Maraş ta, dikkat çekici girişkenliği dolayısıyla motosiklet kullanan

ilk din görevlisi oldu sanırım. Onun için motosikletli imam şeklinde de saygı

kazandı.

Her ikisine rahmet ve mağfiret dilerim. Yakınlarına, dost

ve tanıdıklarına, özellikle Vehbi Vakkasoğlu ve İmam-Hatip Okulu nda sınıf ve

sıra arkadaşım olan mimar Mehmet Attaroğlu na sabr-ı cemil dilerim.