Ezbere yaşıyoruz farkında mısınız? Kendimize ait sandığım zamanın kontrolü ne kadar bizde hiç düşündünüz mü? Her gün aynı yorgunlukla uyanıp aynı işlerin peşine koşuyor, her gün aynı güzergâhı kullanıyoruz. Toplu taşımadaki yüzlere bile aşina olmaya başladığımızı göz ardı edebilir misiniz?

Fiziksel olarak mecbur bırakıldığımız hali değiştirmenin fikirsek bir yolu var aslında. Kalabalığın bir parçası olmak nasıl bir tercih ise aksi de bir tercihtir. Ben tercihimi tabldot bilgiye kul olmuşlara reddiye olsun diye düşünmekten ve sorular sormaktan yana kullanıyorum. Manipülasyon ağalarına diyeceğim şu; beni güdemezsiniz! Başka kapıya..

“Yetiştirmek” ile “üretmek” arasındaki farklara takıldım uzun zamandır. Eğitim sistemimizde, aile içi eğitimde, gençler ile alakalı yapılan çalışmalarda hangi başlığın kullanıldığına kafa yordum biraz. “Yetiştirmek” diye başlayan cümlelerin vakıasının “üretmek olduğunu görmek üzdü beni. Daha konuyu anlamamışız. Sürekli üzerinde durduğumuz “kavramlar” meselesi toplumsal bir infiale sebebiyet vermeye başladı çünkü. “Neden”lerimiz bize anlatılan hikâyelere bağlı olduğu sürece görevini icra edemeyen bu sorular önümüzü aydınlatmak yerine el fenerini başkasının eline tutuşturmamıza sebep veriyor. Onun ışık tuttuğu yeri tek yol zannediyoruz böylece. Yürümek eylemi bize ait! Peki yol tercihimiz?

Üretmek, her süreci dış etkenlerin oluşturduğu, sonuçları kontrol edilebilir bir eylem sürecidir. Ona biçilen görevin dışına çıkması, kendisini geliştirmesi, inisiyatif alabilmesi neredeyse mümkün değildir. Yetiştirmek ise doğal süreci yok saymadan, bağışıklık kazanarak, düşerek ama kalkmayı bilerek yol almak demekti. İhtiyaçlarını karşılayıp kendi seyrinde büyümesini sağlamak eylemiydi yetiştirmek. Şimdi şu soruyu cevaplayın lütfen! Biz çocuklarımızı, gençleri yetiştiriyor muyuz yoksa üretiyor muyuz?

Eyvah eyvah. Yine saçmaladı yazar. Okullara çamur attı, aileyi höhledi! Öğrencilere üretim eseri dedi. Bak bak. Siyasette de böyledir. Siyasiler yetişmez üretilir. Yetişenler nadirdir. Onlar kendi tarihlerini yazmayı becermiştir. Bu ayrımı yapmak için bir mecra bulamazsak kendimize üretiminde çokta katkı sağlayamadığım neslin yarın bize sürprizleri olacaktır. Şaşırmayın diye bozuyorum sürprizi. Tadı kaçsın istiyorum, doğru. Çünkü kimliğini kaybetmiş ve aramaya niyeti olmayan bir nesil geliyor peşimizden. Ağır ağır değil, koşarak geliyor. Bilgisiz değil, umarsız. Bilgisiz değil, bilinçsiz. Rüzgar her vurduğunda yeniden tanışıyor poyrazın gücüyle. Çabuk unutuyor. Bir dahaki fırtınaya erteleniyor endişeleri. 

İhtiyaç listesi… Gerekliliğini bildiğimiz halde sürekli ertelediğimiz o liste. Yetiştirmek niyetine giren herkesin ihtiyacı o liste. Ah liste, aman liste! Kayıp liste, bulunamayasıca liste. İhtiyaçları bir türlü belirleyemediğimiz için yetiştirme sürecine başlamak da mümkün olamıyor işte. Çocuklara ve gençlere hiç sormuyoruz ama. Sahi ne lazım onlara? Bir çiçeği bile kararınca sulayıp pencerede güneşle buluşturup serpilmesini bekleyen biz gözbebeklerimiz için bu çabaya niye giremiyoruz? İhtiyaçları biz belirlediğimiz sürece nesiller üretim eseri olmaya devam edecektir. Bir düşünün istedim. Keyfiniz bilir. Keyfiniz bilsin ama… İstesin böyle bir zarureti. Keyfinize hükmedin azıcık. 

Düşmek, kaybetmek, sevmek, yenilmek, ayağa kalkmaya cesaret bulmak vb. hepsi bir eylemdir. Didaktik bir dille bunları başkasına aktarmak, kitabi kalmak bu konuda, kişisel gelişime saplanmak çıkamamak başımıza çoraplar hazırlıyor. Naylon ip kullanıyor birde utanmadan. Ve biz bizi takip eden neslin bu kelimelerle kendi başlarına karşılaşmalarına tahammülsüzüz. Yetişsin istemiyoruz. Okullara çok bel bağlıyoruz. Zorunlu tutacaksanız madem bu sistemi onarın bir zahmet. Evlatlarımız kıymetli. Size güvenmek için sebepler verin bize. İmalathanelerinizin ciddi değişikliğe ihtiyacı var. Biz neslimizin fıtratının gereği bir eğitimden geçmesini daha da önemlisi yetişmesini istiyoruz. Üretilmesini değil!

Oh. Söyledim işte. İçimde kalacaktı yoksa. Politika çöplüğüne dönen bilincimiz bu isteği anlamakta zorlanacaktır ama olsun. Birde tavsiye verelim. Çocuklarımız ve gençlerimiz için tebliğ dilinden telkin diline geçiş yapmakla başlanabilir. Rahmetli Ali Nar hocamız bunu defalarca dillendirmişti. Edebiyatçılarımızın tebliğci değil, telkinci olması gerektiğine dikkat çekmişti. Bir baksanız fena olmaz…

Geçtiğimiz gün vefatının sene-i devriyesini devirdiğimiz cennet mekân Hasan Nail Canat ağabeyimize de rahmet dilemeden geçmeyelim. Zor zamanların imkânsız işlerine talip olmuş insanların bize ders mahiyetinde hayatlar yaşadığını düşünmüşümdür hep. Üstad Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi hazretleri ile tanıştıktan sonra “ahlak” temalı tiyatrolar yazması, Hasan abinin ömrünü bu mücadeleye vermesi tekrar tekrar okunması gereken kitaplardır. Bugün varlık içinde yaşadığımız yokluk ve yoksunluğu daha başka hangi hal ile ifade edebilirim bilmiyorum. Geriye dönüp baktığımızda gıpta ettiğimiz bu insanların sayısının azlığına mı üzülelim, mirasyedi halimize mi bilemiyorum. Dünü konuşmak bizi öylesine sarhoş etti ki geleceğimizin okuyacağı ve gıpta edeceği insan olmak için mücadele vermemiz gerektiğini unuttuk sanki. Yarınlarda bizi ananlar bizim andıklarımıza olan hayranlığımızdan başka bir şey okuyabilecek mi acaba? Yoksa biz sahibi olduğumuz zamana dokunmanın bir yolunu bulabilecek miyiz? 

Çok soru soruyorum bende. Bilmediklerimle baş edemediğim içindir belki. Sence? Sence de böyle midir?

Kalbinizin sahibine emanet olun… Eyvallah!!!