Türkiye’deki İslami hareket, kıt kanaat imkanlarla ve çok büyük fedakarlıklarla hem siyasi hem de kültürel manada birtakım birikimlere sahip oldu. Bu birikimin oluşmasında, gerçekten samimi ve fedakar insanların büyük bir emeği söz konusuydu. Hiçbir karşılık, hiçbir menfaat beklemeden, kendisine siyasi veya maddi bir çıkar üretmeye çalışmadan verilen çabalar var burada.

Bu çabalar, en başta insan yetiştirme, toplumu bilinçlendirme, bir dava ve ideal uğruna mücadele etme, bu mücadeleyi verirken de Hakkın rızasından ayrılmama ve genel manada savrulmama odaklıdır denebilir.

Kişilerin değil de ilkelerin, yani davanın öncelikli olduğu bir birikim, özünde, Türkiye özelinde ve dünya genelinde hüküm süren kapitalist sömürü düzenine ve emperyalist barbarlığa karşıt bir karakterdeydi. Onlara benzememek, onlar gibi olmamak temel bir noktaydı.

Yani, teoride kapitalist sisteme muhalif olup, pratikte onun bütün gereklerini yerine getirmek bu birikimin bir unsuru değildi. Aynı şekilde, tüm dünyadaki ezilenlerin, zulüm görenlerin, mazlumların ve kan ağlayan İslam coğrafyasının sesi olma iddiasıyla çıkıp da, emperyalizmin dümen suyundan çıkmamak da yoktu bu birikimin içinde.

‘50’lerde, ‘60’larda, köylerden gelmiş, yoksul ve gariban ailelerin çocuklarını eğiterek, bilinçlendirerek bir ideal adamına çevirebilen bir birikim, şu anda dünyevi zevklerin ve imkanların tahakkümü altında bireylere indirgenmiş durumda. Dava ve ideal iddiası, yerini ihalelere, lüks evlere, arabalara, Hak’tan değil de güçlüden yana olmaya, emperyalist ve kapitalist bir dünya görüşüne savrulmaya, öze değil de ambalaja değer vermeye kaptırmış vaziyette. Bir muhasebe yapılacaksa, en başta bu kimlik ve şuur kaybına eğilmek şart gözüküyor.

Hayatlarını bir ideal uğruna adayan şair, yazar, düşünür, siyasetçiler bir bir bu dünyadan göçerken, yerlerini doldurma iddiasındaki kimseler bir gölge gibi kalıyorlar adeta. Birtakım belediyeleri, kamu ihalelerini vs kapmaya endeksli sanatçı(!) taifesinden dava ve ideal şuuru kapmaya çalışan gençliğe acımak gerek sadece. Büyük mücadeleler vermiş şiir ve düşünce adamlarının yeni nesildeki karşılığı birkaç aşk mısrası veya popülerleşmiş birtakım imgelere kadar düşüyorsa, asıl bunun üzerine kafa yormak gerekir.

İnsanların giyim-kuşamları kendilerini bağlayan bir husustur. Bir kadının tesettürlü olup olmaması da kendi sorunudur, kalkıp da “neden öyle giyiniyorsun, neden böyle giyiniyorsun” sorusunu sormak bizim haddimize değil.

Ancak bir nokta var ki; yapılan işin mantığını kavrayamadığınızda nasıl da bir garabete dönüştüğünü gösteriyor. Bir yönüyle de, günümüzün bilincini yitirmiş, dünyevileşmiş ve idealler yerine materyalist amaçları koymuş muhafazakarlarını gayet iyi açıklıyor. Tesettür modası veya muhafazakar moda! Dediğim gibi kimin ne giydiği herkesin kendi sorunu. Ancak burada bir “oksimoron”, yani birbiriyle çelişen iki kavramın aynı potada eritilmesi durumu var. Tesettürün mantığı gizlemek, teşhir etmemek iken; moda tam tersine göstermek ve teşhir etmek üzerine kurulu. Bu nasıl oluyor da bir araya geliyor sorusunu sormak mümkün. “Müslüman kapitalist”, yani (günümüzün zengin muhafazakarları) ifadesinde nasıl bir araya geliyorsa, orada da öyle geliyor demek.

Gelinen noktayı sadece siyasi sonuçlar üstünden değil de, genel manada bir değerlendirmeye tabi tutmak şart olmuş vaziyette. Yoksa “Müslüman kapitalist”, “tesettür modası”, “helal(!) şampanya”, “muhafazakar lüks” türünden saçmalıklar tüm birikimleri yiyip yutacak.