Günümüzde sindirme eğitimi aileden başlar.

“Eğ başını, gör işini, al maaşını” tavsiyeleri ile eğitilmiş büyükler tarafından küçüklerin orijinalliği bozulur.

Pireyi bir cam kavanozun içine koymuşlar. Bir metre yükseğe sıçrayabilen pire, kavanozun içinde bir sıçramış kafası üst cama değmiş. İkinci, üçüncü sıçramalar sonunda tedbirini almış ve üst cama vurmadan sıçramaya başlamış. Birkaç gün daha kavanozda kaldıktan sonra serbest bırakmışlar, ömür boyu bir karıştan yukarıya sıçramamış ve hep kafasının üzerinde cam olduğu hissini taşımış. Amerika’dan Japonya’ya kadar üniversitelerde haksızlığa karşı çıkan öğrencilerin başı dik olanları bir de karakol eğitiminden geçirilerek başları yumuşatılır. “Gelene ağam gidene paşam” dedirtilir. Yeri gelince “kavuk”, yeri gelince “kuyruk sallamaya” başlar. Başı yumuşatıldığı için “Her kalıba girer”, “Çanak yalayarak” yükselir banka yutmaya başlar. Yavuz Sultan Selim, oğlu Süleyman’ın ipekli elbiseler giydiğini görür, canı sıkılır ve içinden bir tokat atmak geçer ama, ya tokada alışır da sultan olduğunda Macar kralına “Bana bir tokat atıver” derse diye düşünür ve tokat atmaktan vazgeçer ve “Oğlum bu ipekleri sen giyersen annene bir şey kalmaz.” deyince Süleyman inceliği kavrar ve vazgeçer. Eskiden hep ileri, hep ileri gidenlerin geri adım atmalarının sebebi de bu olsa gerek. Bu durumlarda yalnız fiziki davranışları değişmez, beraberinde iç dünyaları da değişirmiş. Efendilerinin karaya ak demeleriyle onlar da “Evet ak, hem de ap ak” derlermiş. Ak gördükleri o karaya “Kara” diyenlere de şaşar kalırlarmış ve onlara söz anlatmak da zorlaşırmış. Binlerce kara sinek bir araya gelseler ve bülbüle kulak verseler, bülbülü anlamaları mümkün değildir. Duyarlar ama anlamazlar. Dikenler, bülbülün güle okuduğu nağmeleri duyunca: “Ben her an bu çiçekle beraberim, nesi var ki bu kuş gelip her gün nağmeler yapar” dermiş. Kabilenin reisi, kara kuru Leyla’ya aşık olan Mecnunun olmayan aklına şaşarmış. Yankesici, sırtında inşaatın beşinci katına çimento taşıyan işçiye “avanak” dermiş. Dolandırıcı, borcunu vaktinde ödeyen adama akıl erdiremezmiş. Cömert insanın hayır severliği cimrinin havsalasına sığmazmış. Baykuş, viranelerde durmak varken minarelerde uçana iyi gözle bakmazmış. Allah’a kul olma şerefini elde edemeyince o şerefi kula kul olmakta bulan kâfirler, Şuayb aleyhisselâmın: “Allah’tan başkasına kulluk yapmayın. Ölçü ve tartıları eksiltmeyin. Ölçü ve tartıları tam yapın. İnsanların hiçbir şeyini değersiz hale getirmeyin. Yani emeğini, malını, şahsiyetini, namusunu yok etmeyin” (Hud 83-84) dediğinde kafirler: “Ey Şuayb biz senin söylediklerinin bir çoğunu anlamıyoruz” demişlerdi. (Hud 91)Firavunun yurdunda köle anne ve babadan doğan, köle olarak büyüyen insanlar bir anda Hz. Musa ile birlikte hürriyete kavuşunca hürriyet havası onları çarptı da Hz. Musa’nın mucizesiyle gelen bıldırcın eti, kudret helvasını bıraktılar da Mısır’ın soğanını, sarımsağını istediler Hz. Musa’dan.(Bakara 61) Peki Firavun bunu nasıl sağladı denirse Kur’an’a bakarız. Kur’an-ı Kerim’de “(Firavun) kavmini küçümsedi / aşağıladı, onlarda ona itaat ettiler.” diye haber verir. (Zuhruf 54) Kula kul olmak yerine Allah’a kul olarak insanları yüceltmeye çalışan peygamberlerin tarihini, sosyolojisini taşıyan, İman, İslâm, Sadakat, Emanet, Ferağat, Sehavet/Cömertlik, Ülfet, Muhabbet, Asalet, Hürriyet, Cihad, Namus, Şeref, gibi kelimeler piyasaya sürülse bir kısım kelime kalpazanları “Ne diyorlar bunlar yavv” diyerek karşı çıkarlar. İnkardan gelir sağlıyor, eşine hıyanet ederek hovardalık yapıyor, milletin malını zimmetine geçirerek cimrilik yapıyor, hayat veriyorum diye namusunu satıyor, ülfeti ve muhabbeti yalnız paraya oluyor. Şimdi her harflerinde peygamber mührü taşıyan kelimelerle konuşursak tabii ki şeytana kulak verenler anlamayacaklar. “Kokmuş ete tuz, anlamayana söz kâr etmez” demişler ama biz bıkmadan, usanmadan Allah’ın kelamıyla, Allah’ın kullarını buluşturmaya devam edeceğiz.