Birçok defa insan önünden akıp giden, her gün temas ettiği şeyleri görme konusunda duyarsızlaşabiliyor. Onların sıradanlaştığı yerde duyguları, düşünceleri ve beklentileri de aynı şekilde sıradanlaşıp çoğu zaman önemini kaybedebiliyor. Yaşadığımız her an bize birçok şey getirdiği gibi birçok şeyi de bizden uzağa düşürebiliyor. Nasıl oluyor da ister kendini dindar ister kendisini İslamcı ister kendini muhafazakâr veya milliyetçi olarak tanımlayan insanlar olarak çevreye, insana ve emeğe bu kadar uzak kalabiliyorlar? Bu soruyu kendime sorduğumda aslında kendi içinde tutarlı makul cevaplar bulunabilir mi diye zorluyorum ama daha bir tane makul cevap bulabilmiş değilim. Bununla birlikte her Ramazan programında ya da hatipler hutbe veya vaazlarında sıklıkla karınca ve Sultan Süleyman ile ilgili kıssayı anlatırlar. Nereden bakarsan bak bu anlatı yoluna başvuranların durumu aslında büyük bir travmadır! Yeri geldiğinde edebiyatçılar kâğıda hürmeti bir medeniyet perspektifi olarak görürüler ama işlerine gelmeyen her şeye karşı sinik bir şekilde yaşamayı tercih ederler. Cümlelerine ya da dizelerine baksan dünyanın en büyük mücadelecileri olarak onları görebilirsin ama asla öyle değillerdir. Anadolu irfanını siyasi ve sosyal çıkarlarına alet eden her kim varsa; mesele bir doğa parçasının katledilmesine geldiğinde gerekçesi ne olursa olsun sağır, dilsiz ve kör kalmayı becerebiliyorlar.
İnsanın çok şey söyleyesi geliyor da çoğu zaman söylemenin de bir fayda vermediği bir eşikte durduğumuzun üzüntüsü ile duraklayabiliyoruz. Mesela bir din görevlisi hangi motivasyonla çevre haftası geldiğinde eline tutuşturulan metni içindeki hadisleri ve ayetleri okuyabiliyor? Tıraşlanmamış, betona dönüşmemiş, talan edilmemiş bir toprak parçası kalmadığında ne yapacağız? İnsanlar tabiat olaylarını afet, felaket vb. tabirlerle ifade ettiklerinde bunu dini terminoloji ile açıklamaya çalışıp işin sorumluluğundan kurtulmak en kolay yol elbette ancak bu konuları geçiştirirken artık “anarşist” veya “çevreci” grupların “istismarından” bahsetmek de bir işe yaramıyor. Çünkü çevre hızla elimizden, ayağımızın altından kayıp gidiyor. Belki dünya bas bas bağırıyor. O halde “yaratılanı yaratandan ötürü seven” medeniyetin büyük evlatları nerede? Yoksa küçük menfaatler uğruna biraz da olsa merhametli, vicdanlı ve adil olabilmeyi tamamen mi unuttular? Sahi neredeler, neredeyiz?
Galiba ümit edecek bir ışık, bir minik ışıltı görünmüyor. HES’ler, Akbelen’ler ve daha birçok irili ufaklı havadisi ekleyebileceğimiz koca bir zincir var. Ama işin tuhafı da bütün yandaş ve candaş yayınlarda bu nevi havadislere karşı durmak ya bir komplo teorisinin ya bir kalkışmanın ya da bir ihanetin parçası olarak okunuyor. Onun için yapılan her şeye mubah penceresinden bakmakta bir mahsur görülmüyor. Gölgesinde dinlenilecek, gözesinden kana kana su içilecek ya da manzarasının karşısında durup tefekkür edilecek bir cennet yurt, bu gidişle elde kalmayacak. Yalancı süs bitkileri ile süslenmiş yol kenarları ucube beton binaları dekore eden yapay yeşillikler bize sadece içinde bulunduğumuz yoksunluğu hatırlatıcı birer uyarıcı olabilir. Zaten başka bir şey de olamaz. Onun için çevre başta olmak üzere bütün mahlûkata hürmetle bakacak ve eşyanın da hakkını, hukukunu gözetecek bir bakış açısına ihtiyaç var. Yoksa budalalık, dalkavukluk dünyadaki en ucuz şeyler. Merhamet ve şefkat insanın neyi nasıl gördüğü ile ilgilidir ve o görüş açısı ile açığa çıkar. İnsan, birazcık da olsa ümit edebilmek istiyor! Hoşça bakın zatınıza…