gittikçe acımasızlaşmaktayız.

Ne taziye kültüründen haberimiz var.

Ne acıyı paylaşma medeniyetimizden.

Daha gaddar daha insafsız olmak için yarışmaktayız adeta.

Ya da nezaket, içlilik, merhamet, saygı gibi değerlerin okulu olmadığı için ancak vicdan denen iç ülkede neşvünema bulan insanca bir lisanın terkiplerinden de bihaberiz.

Acı dilli bir sözlük Suriyeli ölü bebeğin ardından, “İyi ki öldü, birinden bari kurtulduk, yaşasaydı parklarımızı kirletirdi” diye yazabildi.

Bunları yazmaya eli gidenler içimizde yaşamakta.

Bu kadar ırkçı, insan sevgisinden uzaklar aramızda gezmekte.

İnsanlık suçu işleyenler, zincirsiz dolaşmakta.

Üstelik sözlük yazarları yüksek tahsil yapmış kişiler, sanki tahsil onlardan mıknatıs gibi sevgiyi saygıyı merhameti çekip almış gibi.

Haince katledilen şehit polisimizin baba evine giden kaymakam da, kamerasız hareket edemeyen devlet büyüklerinin refleksi ile peşine takıyor medyayı.

Evladının şehit haberini aldığında o en mahrem anda onun acılarını hangi boyutta yansıtabilirsiniz ki, bildik cümleleri sıralayan bir suflörün yanında basılıyor deklanşöre.

Bu kadar mı bizim adabımız, edebimiz, merhametimiz ki; yataklarından kaldırılan iki yaşlı insana evlatlarının şahadetini neredeyse bando mızıka götürerek verecekler.

Annenin ölüm haberini ilk öğrenme anını egzotik bir zevkle ilk servis eden olmak için şak şak kamera sesleri altında sıcağı sıcağına, canlı canlı şehit haberi nasıl verilir uygulaması.

Vahşi bir iştahla, izleyiciye üzerinden dumanları çıkan en taze haber götürme aç gözlülüğü ile uykudan kaldırılmış annenin yüzünde patlayan flaşlar.

Uygarlığın kabul edemeyeceği bu aç ilkellik, modernitenin alnındaki kocaman

pis leke.

İyice pahası artan insanlığın tartıldığı terazilerin kefesi boş.

Al feneri eline koş güpegündüz insan ara elin boş kalacaktır muhtemelen.

Fıçıda yaşayan boşuna kapanmadı yalnızlığına.

Kameralar eşliğinde yardım dağıtmalar.

Belediye başkanlarının yerel televizyonlarından naklen yayın yaptırarak yoksullara yüz liralık yardımlarını verirken bütün şehre yoksulların yüzünü ilan etmeleri.

Nezaket okullarda öğretilmiyor, bu kez bir bayan doktorun yaptığı düşüyor haberlere.

Anadolu’da “yar yıkmak” diye bir tabir vardır, yani duvarları yıkmak, tutunacak dalları kırmak ama o bir babayı yıkıyor.

Kaza geçiren evladını acil servise getiren baba ölüp ölüp dirilmekte.

Bir babanın asla yaşamak istemediği o anda, bin umutla doktora kızını sorar, muhatabı ise:

“Kurtaramayacağız. Kaybettik.”

O iki kelime sadece duvarları değil dünyasını da yıkar.

Yere yığılan baba, kızının öldüğüne inanmadığını, baygın halde hastaneye geldiğini söylediğinde doktor:

“Elimizden geleni yapıyoruz ama olmaz zor. Keşke. Zaten ölü olarak geldi. Baygın değil o ölü.”

Oysa o esnada acildeki müdahale sürmektedir, çocuğun duran kalbi çalıştırılır.

Baba ölümden bin kez beter evlat acısı ile öyle bir savrulmuştur ki, hangi duvara tutunacağını şaşırmıştır.

Kesinlikle okullarda iyilik, nezaket, şefkat, sevgi, saygı, merhamet, zarafet dersleri konmalıdır, bu kadar duyarsızlaşmış gazetecilerimiz, kameramanlarımız, kaymakamlarımız, belediye başkanlarımız, doktorlarımız, zenginlerimiz, aydınlarımız belki biraz daha az hata yaparlar.