Sanatın mahiyeti ya da neliği üzerinde düşünerek irdelemede bulunmak, sadece sanatçının tekelinde olan bir şey değildir. Kimi sanatçı sanat görüşünü açıklamış, daha doğrusu bunu bir gereklilik olarak düşünmüş olabilir. Fakat böyle bir durumda onun ortaya koyduğu sanat eseriyle sanat görüşü her zaman uyum içinde olmamıştır. Sözgelimi Necip Fazıl, kendi şiirini anlaşılır kılma maksadıyla yazdığı ve “Poetika” (İdeolocya Örgüsü’nün Şiir ve Sanat Bölümü) başlığını koyduğu metinde, bizzat kendi şiirini sınırlandırıcı bir görüş ortaya koymuştur, denebilir. Alt başlıktaki “İdeolocya Örgüsü” nitelemesi “ideolojik” kurgulama olarak değerlendirilebilir, ama şiirinin tam açıklaması, bana göre, değildir. Ayrıca “sanat” (şiir de bunun içindedir) görüşünü, “İdeolocya Örgüsü” üzerinde kurgulaması, salt sanatın mahiyetine ilişkin olarak değil, onun bir unsuru ya da yönsemesi olarak ele alınmış gözükmektedir. Dolayısıyla şiirinden alacağımız tat başka, sanat üzerine ileri sürdüğü görüşler ise bütünüyle başka değerlendirmeye konu olabilir.

Basitçe nitelendirmek mümkünse, sanat, insanın zihni yeteneğinden kaynaklanan çeşitli biçimler içinde dışa yansıtılan ürünlerdir. Bu ürünlerin dışa yansıtılma evresinden önceki oluşumlardan, dışa yansıtılma sonrası evresine kadarki süreç sanatın mahiyeti içinde düşünülebilir. Hatta dışa yansıtılan ürünün var olduğu sürece doğurduğu etkiler bile sanatın mahiyetine ilişkin bir konu olarak ele alınmalıdır yaklaşımı söz konusudur bugün için. Bu bakımdan, “Estetik” ile “Sanat Felsefesi” deyimlerinin farklı anlamda kullanılması gerektiği görüşü savunulmaktadır. Bu bağlamda sanat, insan etkinliğinin, özü ve biçimi, niteliği ve üslubu bakımından kendine özgülüğü en belirgin olan alanıdır, denebilir. Buradaki farklılığı, bir ayrıcalık, hatta bir üstünlük vesilesi şeklinde tanımlamak isteyenler bile olmuştur. Gerçekten, sanatın herhangi bir dalında ortaya konulan bir eser, insanın başka alanlarda gerçekleştirdiği etkinliklerden, mesela zaman itibariyle daha uzun süreli ya da ömürlü olmaktadır. Oysa sanat ürününü meydana getiren sanatçı da insan olarak diğerleriyle aynı şartlara, etkilere ve sonuçlara bağlıdır. Doğar, ölür, yer, içer, sağlıklı veya hasta olurlar, sevilirler ya da nefret edilirler, bir meslek sahibidirler, belli bir iş/işlerde çalışırlar, kovulurlar veya işsizdirler. Ticaret bile yapmaya girişirler, borçlarını ödeyemedikleri için alacaklılarından köşe bucak kaçarlar, iflas ederler. Özellikle Balzac gibi. Fakat bütün bunları sanatın alanına aktardıklarında, önceki kimlikleri ortadan kalkar, bir ayrıntıya dönüşür.

Kısaca, maddi veya manevi, somut veya soyut, gerçek veya gerçek dışı ya da üstü, olağan veya olağanüstü, mümkün veya imkânsız, sınırlı veya sınırsız, güzel veya çirkin, erdemli veya erdemsiz vb. gibi tüm olaylar, olgular ve durumlar sanat alanında başka anlam, görünüm, biçim ve unsurlara dönüşürler. Sanat ürününü oluşturan, deyim yerindeyse “yaratan”, meydana getiren, gerçekleştiren, ortaya çıkaran insan da sanatçı konumu dolayısıyla dönüşür. İnsan bireyi olarak bir takım etkinliklerde bulunurken, bu etkinliklerin kurallarına, uygulama tarzına riayet etmesi beklenir, öyle de işlem görür. Ticaret yapıyorsa kazanacağı gibi zarar veya iflas da eder. Memur olarak çalışıyorsa, yürürlükte bulunan kurallara göre davranmak zorundadır. Mesaiye geç gelmişse, gerektiğinde disiplin soruşturmasına uğrayabilir, derece ve kademe ilerlemesinin yapılması için gerektiğinde girişimde bulunabilir. İktidarda olan partinin taraftarı, belli şartlarda destekçisi ya da muhalifi olabilir. Sanat bakımından bir sanatçının konumu aynı ölçüler içinde değerlendirilebilir mi? Değerlendirilirse ne olur? Muhalif mi, aykırı mı, sinik mi, inkârcı mı, ilgisiz ya da boşverci mi?