Son yıllarda fazla da beklemedik yolunu baharın. Zira artık çok erken gelmelere başladı. Her şey vaktinde güzeldi. Zira biz çocukluğumuzun kışlarına karlarına hasret kaldık.
Anadolu da geçen gençlik yıllarında; aile özlemi ve İstanbulsuzluk kadar kışın bir türlü gitmeyişi de moralimizi bozar, her gün perdeleri açarken; kar yerden kalkmış mı diye bakardık.
Cam gibi buzlar yoldan haftalarca sökülmezdi.
Dehşetli bir kara ikliminde ancak rüyalarda görürdük baharı.
Yemyeşil tepelerin papatyalarla süslendiğini.
Mor menekşe açmış kırların bengi görünümünü.
Ağaçların bembeyaz, pespembe çiçeklerini takıp takıştırıp arzı endam edişini.
Ne kadar çok sabırsızlıkla kendimizi, kar suyu henüz çekilmemiş kırlara atar; baharın uyanışına tanıklık ederdik.
Arılar ve kelebeklerin sevincine rakip çıkardık.
Çocukluğumun İstanbul unda da bahçeli evin bütün çiçek devrimlerine tanık olarak geçirilen bir bahar vardı.
Kısa süreli bir "mor zambak devrimi" ile seyre doyum olmazdı bu insan başlı çiçeklerin şahını.
Sümbüllere vermişti annem şehinşahlığı.
Onları seyrederken yüzünden okunurdu mutluluğu.
Bu çiçek aşığı kadın ne buluyordu şu ağzı dili yok lalelerde diye çok düşünmüştüm.
Derken bir "leylak devrimi" bütün bahçelerde iktidarı ele geçirirdi. O eflatun ve beyaz katlı çiçekler; morsalkımlarla yarışır, kartoplarına tepeden bakarlardı.
Şimdi eskinin leylaklarına rakipleri kendi ellerimizle getirip karşılarına diktik.
Yabancı manolyaları.
Onlar da soğuk dursalar da baharı haber veren bir çalar saat gibi hiç şaşmamaktalar vakti.
Sokaklarımızda bir "akasya devrimi" olurdu ki, bu vakti şimdi ki çocuklar fazla da tanımamaktalar. Zira beton ve temizlik hastası insanlar ve belediye elele verip birer birer kestiler; yaşlı, tarihi simalı, güzel kokulu beyaz salkımlı akasyaları.
Artık akasya çiçekleri dökülüp kirletmiyor kapı önlerini.
Dünyanın bir başka yerinde olmayan, İstanbul hatta Boğaziçi dışında yaşayamayan nisanlı "erguvan devrimi"ni insan ne kadar seyretsin ki usansın.
Sarı mimozaları, yer ortancalarını, Japon güllerini, nergisleri, zerrinleri, filbahrileri sayamadım daha.
Zira "gül devrimi" yanında adeta zayıf kalmış taburlar gibiler.
Kimilerine göre cılız da bulunsalar, favorim ille de kır menekşeleri.
Doğallığının bozulmadığı, gerçek kokuları ile toprağın kollarından sıyrılıp başlarını gökyüzüne çevirmiş bu minik çiçekler insana adeta bir terapi gibi gelmekte.
Bahardan sıra bekleyen yaz mevsimini süsleyen gelincikler, şebboylar, karanfiller, sardunyalar, küpeler, begonyalar, yaseminler...
Bir zamanlar benim sorduğum soruyu, şimdi çocuklarım bana sormaktalar.
Bu çiçeklerde ne bulduğumu, onlarla ne konuştuğumu.
Çocukluğumu, annemi, geçmişin güzel günlerini konuşuyoruz onlarla.
Sevinci, yaşamın güzel renklerini paylaşıyoruz.
Sık sık Yaradana teşekkür ediyorum.
Kulları için bu kadar içten, en ince ayrıntıya değin yeryüzünü süsleyip öyle armağan ettiği için.
Daha bu dünyada, bir cennete buyur edildiğimizin farkında mıyız acaba