Mimoza mevsiminde adaları temaşa etmek.
Boğaziçi’nin sembolü erguvansa, adalarınki mimozadır.
Mart başında açan mimoza, ayın sonunu bulmaz.
Adalar; İstanbul’un, Marmara Denizi’nde irili ufaklı prens adaları da denilen ilçesidir.
Bunlar; Büyükada, Heybeliada, Burgazada’sı, Kınalıada, Sedef adası, Sivri ada, Yassıada, Kaşık Adası, Tavşan Adası. Rotamız Büyükada idi, zannediyorduk ki yaz gelmeden gittiğimizden tenha bir ada bulacağız, evet çoğu yazlıkçının kapıları kilitli idi ama günübirlikçi ziyaretçiler, Arap turistler özellikle de mimoza avcıları tarafından ada doldurulmuştu; bisikletlere, faytonlara binenler, yürüyüş yapanlar, alışveriş edenler, piknik yapanlar.
Bizans döneminde de ünlü sürgünleri, işkence yapılan zindanları ile anılırdı adalar.
Saat Kulesi’ni geçip efsûnlu sokakları takib ettiğimizde, tarihi köşkleri ve ferah mimarili bahçeleri ile zamandan kopup başka bir âleme dâhil olduk.
Büyükada’nın en önemli eserlerinden biri, Aya Yorgi Kilisesi ve Manastırı,1751’de kilise olarak inşa edilen yapı, uzun yıllar manastır olarak da hizmet vermiş.
Büyüleyici bir ahşap güzelliği olan “Rum Yetimhanesi”, dünyanın en büyük ahşap yapısı ünvanına sahip,1898-99 arasında “Mimar-ı Şehir” ünvanlı A. Vallaury tarafından otel olarak inşaatına başlanır, II.Abdülhamit’ten gerekli müsaadeyi alamayınca satışa çıkarılmış. Rum Patriği devreye girerek, cemaatin zenginlerinden Zarifi ailesi binayı alır,1911-64 arasında Rum yetimhanesi olarak kullanılır,1964’den beri boş durmaktadır.
Reşat Nuri Güntekin’in evi, Müslüman Mezarlığı, Rum-Ortodoks Mezarlığı, Meryem Ana Kilisesi.
Adanın en güzel eserlerinden biri olan Hamidiye Camii,1895’de, II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Minaresi tek şerefelidir. Kalem işi ve çinilerle bezeli bu cami adeta adaya has bir güzellik manzumesidir.
Grubumuz sanat tarihçilerinden oluştuğu için daha ziyade tarihi köşklere odaklandık. Adım başı bu köşklere rastlamamız, onların orijinal mimarilerini korumaları geziyi şölene çeviren etkenlerdendi.
Adalar gezimizde önemli bir şey dikkatimizi çekti; birkaç tarihi köşkün bahçesinde mimoza kalmıştı. Yukarıda çam ormanında rastladığımız dalları kırılmaktan çok örselenmiş mimozalar;
“Tutun kollarımdan düşerim şimdi” türküsünü söylemekteydi.
Çünkü mimoza simsarlarınca hunharca katledilip, dalları kırılarak arabalara doldurulup satılmak üzere şehir merkezlerine dağıtılmaktalardı.
Çok şükür minik bir demet olsun bulamadık ve bu yağmaya ortak olmadık.
Biz Büyükada’dan elleri boş dönerken vapurumuzun uğradığı Burgazada’da neredeyse bütün kadınların ellerinde mimoza demetleri vardı.
Mimoza’nın yazgısı 8 Mart ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde daha bir ağırlaşır. İtalyan Kadınlar Birliği, 1946’da, I. Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak için, kadınları simgeleyecek bir çiçek arayışına girerler. 2. Dünya Savaşı sonrasının kötü ekonomik koşullarında, en ucuz çiçek olduğundan ve martın başında açtığından kadınlar gününün simgesi olması da bir zorunluluktan doğmuştur.
Adaların yemyeşil ormanları çok güzel korunmuştu, motorlu taşıtın olmadığı, masmavi denizini, ahşap yetimhanesini ve köşklerini seyre doyum olmuyordu. Ne var ki, ezan okunsa da namazımı kılsam diye telaşlanmama karşın, ezan sesi duymadım. Acaba neden?