ÜNİVERSİTEYİ bitirdiğinde kafasına koymuştu…
Toplumun iyi tanıdığı biri olacaktı. Arkadaşlarına, yakın görüştüklerine hep bu gözle baktı.
Kamuda basamakları birer birer tırmandı.
Geniş bir çevresi vardı.
Yedirmeyi, ikramı çok seviyordu.
Hemen her akşam bir toplantıdaydı.
Sivil toplum kuruluşlarına çok önem veriyor, kimi STK’larda başkan ya da en azından yönetim kurulu üyesi pozisyonlarında görev almaktan imtina etmiyordu, onca meşguliyetinin arasında.
***
Bir hedefi daha vardı; milletvekili olmak.
Özellikle yaşadığı büyükşehirde hemşerilerine ve memleketine bu yolla hizmeti çok ama çok istiyordu.
Tanıdığı, yakın görüştüğü ünlü-ünsüz hemen herkesi bu amacı için devreye soktu.
2007 seçimlerinde şöyle bir niyetlendi, ama olmadı. Beklediği desteği göremedi. Küstü, hatta biraz da geri, kabuğuna çekildi. Ama pes etmedi.
Kamuda iyi bir makamdaydı. Bakan ve kendisi gibi üst düzey bürokratlar tarafından el üzerinde tutuluyordu. Ama bir türlü anlam veremediği husus; el attığı her alanda başarılı olmasına rağmen siyasette yüzü bir türlü gülmüyordu.
***
Aradan birkaç yıl daha geçti.
İçindeki politika virüsünü bir türlü atamıyordu. Adeta “içinden çıkamadığı” bir hâl almıştı. Kor bir ateş vücudunu yakıp kavuruyordu.
2011 milletvekili seçimleri yaklaşıyordu.
“İşte” dedi. “Zaman bu zaman, Artık çıkma vaktim gelmiştir…”
Ama bir dakika! O bilinen makam ve mevkidekilerden “işaret” gelmiş miydi
Hayır, böyle bir işaret de almamıştı; öyle ya milletvekili aday adayı olmak için partinin üst düzey isimlerinden en azından, “Artık sizinle biraz da politikada devam etmek isteriz…” yollu açık ya da örtülü mesajların gelmesi gerekmiyor muydu
Gidip gelememek, istifa ettikten sonra dönememe durumu vardı, ne de olsa.
“Amaaan, ne olursa olsun, ben yine de istifa edeceğim. Kim nasıl düşünürse düşünsün. Bildiğim yoldan şaşmayacağım. Ahan da aktif politikaya atılıyorum…” düşünceleri arasında 2011 seçimleri öncesinde üst düzey görevinden istifa etti.
***
O artık milletvekili aday adayı idi.
Geniş bir çevresi olduğu için memleketinden otobüslerle gelen hemşerileri parti genel merkezine baskı yapıyor ve üst düzey bürokratın milletvekili adayı olması için bastırıyorlardı.
Yakın arkadaşları da parti yetkilileri ile birebir görüşmeler sürdürüyordu.
“Beni aday yapmayacaklar da kimi yapacaklar Benden iyisini mi bulacaklar ” düşüncesi rahatlatıyordu kendisini.
***
Heyecan gittikçe artıyordu… Çevresindekiler, arkadaşları, “Sayın vekilim…” diye hitap ediyorlardı kendisine. Hatta, “Sayın bakanım!” diye hitap edenler bile vardı. Hava beşyüzlere vurmuştu, anlayacağınız…
Finişe az kalmıştı… Önce temayül yoklamalarına girdi, hatırı sayılır bir oy da aldı. Ardından partisinin memleketinde yaptırdığı anketlerde de adı üst sıralarda çıktı. Milletvekili aday adaylarını eleyen “komisyon” da, “Sen bizim her şeyimizsin!..” nakaratını tekrarlamıştı. Daha ne olsundu!
Yerel politikada da iyi bir yeri vardı. Hemen tüm sinyaller olumluydu. Yüzü gülüyordu.
***
Ama gelin görün ki kazın ayağı hiç de öyle değildi.
Milletvekili adayı listeleri açıklandı.
Onca çalışmaya, halkın desteğine ve ümitlere, hayallere karşın parti genel merkezi kendisini listeye koymadı.
Tarifi imkânsız acılara gark oldu. Harcadığı onca maddiyata mı yansaydı, hayallerinin bir kez daha yıkılmasına, kesintiye uğramasına mı
Seçimden hemen sonra eski görevine dönmek istedi. Dönemedi. Bu kez idareyi mahkemeye verdi. Üst düzey görevine yeniden başlamak üzere yargı yoluna başvurdu. Bu uzun bir süreçti.
Mahkeme üstüne mahkeme. Yazışmalar, duruşmalar, savunmalar, görüşmeler…
***
Sonunda, “idare istememesine rağmen” mahkeme kararıyla eski görevine döndü.
Ama çok yorulmuş, yıpranmıştı…
Göreve başladıktan kısa bir süre sonra -düzenli spor yapmasına ve atletik olmasına karşın- yorgun kalbi bu sürece dayanamadı, kalp krizinden genç yaşta hayata veda etti.
BU ÖYKÜYÜ NEDEN YAZDIM
Bu hikâyeyi okuyanların hemen şu soruyu soracaklarından eminim;
-Nasıl yani Adnan Bey! Bürokratlar milletvekili aday adayı olmasınlar mı
Asla böyle bir şey söylemek istemedim.
Altını çizmek istediğim husus şu;
1) İnsanın memleketine hizmet etmesi için illa da milletvekili olması gerekmiyor. Bu sebeple de önümüzdeki seçimde yüzlerce bürokratın görevinden istifa etmesini doğrusu yadırgadım.
2) Asıl vurgulamak istediğim nokta ise; bir insanın bir şeyi isterken çok ısrarcı olmaması. İnsan bazen neyin kendi hakkında hayırlı olacağını kestiremeyebilir. Bazen de “şer” gibi gözüken şeyler sonuçta hayırlı olabilir… Vesselam…
DÜĞME!..
Yaklaşan seçimler öncesinde partiler aday belirleme metotlarını tartışıyor.
Bugüne kadar çoğunlukla uygulanan sistem, “genel merkez yoklaması”. Yani adayların parti genel merkezi, lider tarafından belirlenmesi.
CHP Parti Meclisi’nde revize edilen aday belirleme yönetmeliği ile partinin ön seçim yapacağı yerlerde de genel merkezin “kontenjan” aday göstermesinin yolu açıldı.
Genel merkeze yüzde 15 kontenjan verildi.
Daha önce genel merkez kontenjanını ön seçimin olmadığı yerlerde kullanıyordu.
Benimsenen fikre göre ön seçimle birlikte “fermuar sistemiyle” kontenjan uygulaması da yapılacak. Ne demek bu Örneğin İstanbul’un birinci seçim bölgesinde 1.-3.-5.-7.-9. sıra ya da 2.- 4.- 6.-8.-10. sıralar kontenjan olarak kullanılırken diğer sıralar ön seçimle gelen adaylara bırakılacak.
***
Kemal beye buradan bir çağrım olacak; Sayın Genel Başkan, “fermuar” zaman zaman sıkıntı verebilir, hiç olmadık yerlerde açılabilir. Gelin siz “düğme”yi deneyin. Zira düğme, fermuara göre çok daha sağlam ve açık vermeyen bir sistem.
Yine de siz bilirsiniz…
NOT Bugün, 16 Şubat 2015, Pazartesi 1) Emekliler yılda 15–20 TL zamla, hâlâ sürünmeye devam ediyor. 2) An itibariyle asgari ücretli “nasıl geçineceğim ” diye feryat ediyor. 3) Bu parlamento ve mevcut AKP iktidarı, 2011’den bu yana verdiği yeni ve sivil anayasa sözünü yerine getiremedi. 4) 28 Şubat darbesi döneminde kapatılan, yoksul-zeki Anadolu çocuklarının barındığı Başbakanlığa bağlı Vakıf Öğrenci Yurtları hâlen kilitli. Otur, sıfır!