“Müşriklerin dost ve güvenilir olmayacağını” öncelikle Allah söyler. Ve tarih bu tabloyu müslümanlara resmeder. Müşriki inanç veya düşünce; çerçevesini Allah ve rasülünün çizdiği inanç ve düşüncenin dışında kalan ve yine müşrik işte bu inanç ve düşünceye aykırı yaşam biçimi ortya koyan kimsedir. Usulu fıkıh bunları katogorize eder ve harbi (savaşcı/saldırgan) olanları öne çıkarır. 

Batılı egemenler oryantalist bakış açısı içerisinde müslümanlarla ilişki kurarlar. Yaşam standartlarını yükseltmek ve insan hakları gibi lafları hep yaldızlı sözlerden ibarettir. Önceki yüzyıllar değil son elli yıla bakıldığında; Filistinin işgali, Bosna Hersek soykırımı olmak üzere Balkanlı müslümanların sorunu, yokluklar ve sakatlar ülkesi haline getirilen Afganistan, Bush’un haçlı seferi ilan ettiği Irak ve Batının vekâlet savaşlarını yürüttüğü hayalet ülke Suriye; Tüm bunlar Batının insan hakları anlayışının ürünüdür.

Onların think tank kuruluşları, astrolojileri ve kehanetcileri; düşünce özgürlüğü, bilimsellik, burçlar ve kehanet adına birşeyler söyler iddia ederler. Ama ilginçtir söyledikleri şeyler birer proje olarak hayata geçer. Müslümanlar ve mazlum milletlerin en tabi haklarını ve özgürlüklerini ellerinden alır. Ülkeleri işgale uğrar.  

Tarihsel bir gerçektir ki Müslümanların mezhepleri üzerine kafa yormak ve gelecek üzerine sosyolojik tespitlerde bulunmak; mezhep savaşlarının çok kanlı ve tehlikeli olacağından söz etmek; Batının insani endişeleri arasında yer almaz. Çünkü emperyalist bir geçmişe sahip olan Batı en ufak kültürel farklılıkları kanlı savaşlara dönüştürmekte oldukça maharetlidir. Bu anlamda mezhepsel farklılıklar onların sömürü ve işgal faaliyetleri için altyapı oluşumlarıdır. 

1979 yılında İran’da gerçekleştirilen İslami tondaki devrim sonrası, özellikle islam ülkelerinde şii/şia mezhebi aleyhinde çok ciddi yayınlar yapıldı. Medya bu konuda çok ciddi roller üstlendi. İran sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik anlamda küresel saldırılarla karşı karşıya kaldı. Buna neden olarak, Humeyni’nin başat sözlerinden olan “büyük şeytan Amerika” ve Batı devrimin ihracından endişe duymalarıydı. Öyle ki İran’daki bu gelişmeler Müslüman ülkelerde, özelikle gençler arasında büyük heyacan uyandırmıştı. Adına İslami denilen bu devrim doğduğu yerde boğulmalıydı. Öyle de oldu ümmet eksenli olan devrim yıllar sonra mezhepsel bir renge büründü(rüldü). Küresel role bürünme iddiasında olan devrim doğduğu topraklara sıkıştı kaldı.

Şimdilerde Şii kimliği ile fotoğraf çektiren Batı, Sünni mezhepleri hedef tahtasına oturttu. Kendi istihbarat örgütleri tarafından kurdurulan ve lojistik destek sağlanan kanlı tedhiş ögütlerine “İslami” etiketi vererek küresel anlamda Batı ve Doğu kamuoyunda kirli bir algı oluşturuldu.    

Sünni dünyada şii yayılmacılığı tehlikesinden bahseden müşrik/Batılı güçler; şii dünyasında da sünni yayılmacılıktan bahsetmektedirler. Korkut ve yönet taktiğinden hareketle islam coğrafyasını kontrol altına almaya çalışmaktadırlar. Akıl tutulması ve tassup tohumları ekerek, kanla sulanan sömürge tarlaları oluşturmayı hedeflemektedirler. 

Mezhepler islami düşüncenin ve pratiğinin bir gerçeğidir. Nebevi bir işaret ve aynı zamanda sosyal bir zorunluluk olan içtihad kaynağından neşet bulmuş ve beslenmektedir. Mezhepleri yok saymak kavga ve savaş sebebi görmek, düşünen bir varlık olarak insanı hiçe saymak olacaktır. Mezhepler Müslümanların düşünce zengiliklerinin kurumsallaşmış halidir.

Sünni ve şii mezhepler asgari zorunlu İslami kuralları “Zarurat-i Diniyye’yi; dine ait olup bilinmesi ve inanılması gereken esaslar» kabul ettikleri müddetçe mümindirler. Ve Allah müminleri kardeş ilan etmiştir.  Ve müminlerin kanları ve canları birbirlerine haramdır.