“Kimse kendinden bir yere gitmiyor
Yaşıyoruz sessizce yaramızı severek” Şükrü Erbaş
İnsanın hayatında her zaman bir meşgale vardır. Genel yargı bir insan çalışıyorsa, işini yapıyorsa dolayısıyla da meşguliyeti fazladır denir. Ancak modern zamanların meşguliyetlerini şöyle bir göz önüne getirdiğimizde aslında bu meşguliyetin, insanı maddi-manevi işgal eden yapay bir meşguliyet olduğunu görürüz. Adeta çepe çevre, en ince ayrıntısına kadar modern enstrümanlar tarafından kuşatılmıştır. Üzülerek söyleyebiliriz ki insanın, zihni ve gönlü işgal edilmiştir. Hatta tüm bu meşgaleler hayat ilerledikçe öyle bir hâl alır ki bir zaman sonra hayal kırıklıkları başlar. Aslında modern insan, yaşantısının kurgusu gereği bir hayal kırıklıkları bütünüdür. Çünkü içinde yaşadığı zamanın körleştirici bir yanı vardır. Körleşme ne kadar derinse, sancısı o kadar fazladır.
Bir taraftan Batı, insanın bağımsızlığını sağlamak bahanesiyle tüm bilgi ve birikimi ile sosyal ve kültürel unsurları ile çaba gösterirken aynı zamanda insanı vahiyden ayırmak istiyor. Bunu gerçekleştiremediği zaman ise insan ile vahiy arasına bozuk yollar döşüyor. Bu şekilde insan hem yaşantı itibari ile hem de bu yaşantısını tanzimi ile büyük bir çatışmanın içine düşmüş oluyor. Sadece belli başlı kültürel kodlara indirgenmiş ve hayat dışı bırakılmış bir inanç bugünün insanının en büyük yıkımını oluşturuyor. Modern anlayış, insanlığın bütün derin yaralarını bilgi, inanç, anlayış ve yaşayış olarak yapay yaralara tahvil ederek, bütün gerçek yaralarını alıp götürmektedir. İnsan mutlak manada üzülmesi gereken gerçek kayıplarına üzülemez, gerçek ile yüzleşemez hale geliyor. Gaflet derin bir afyon etkisi ile bulaşıcı bir hastalık gibi hızlı bir şekilde yayılıyor. İşte böylesi bir durum insanı, Hak’tan-hakikatten, kopardığı için, bugün sonuç olarak insanlık topyekûn bir çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Çünkü Batı, modern zamanı çaresi olmayan dar bir alan içerisine sıkıştırmaktadır. Adeta her bir yönden kuşatıp, büyük bir çaresizlik hissi ile bütün insanlığı baş başa bırakmak istemektedir. Hatta insanlığın gücü kötüye kullanma yönündeki eğilimini düşünürsek, modern insanın güçlendikçe mutlu olacağını düşünmek naif bir yaklaşım olur. İnsan güçlendikçe, bilgiyi geliştirdikçe ve güce eriştikçe, hem onun esiri oluyor hem de zulmü perçinleşiyor.
Bir an için, insanlığın tüm ideallerini gerçekleştirdiğini farz eldim. Maddi olarak bütün ilerlemeleri gerçekleştirdiğini, bütün düzenlemeleri en uç noktada gerçekleştirdiğini düşünelim. Gerçekten insan, bu maddi ilerlemenin bir “huzur” sağlayacağını düşünüyorsa, işte bu, tam bir hayal kırıklığı ve büyük bir aldatılmadır. Haberleşme araçlarının hızı, teknolojinin baş döndürücü hızı yaşantıları daha karmaşık daha içinden çıkılmaz hale sokuyor mu, sokmuyor mu? Eğer bütün bunlar huzur ve mutluluk sağlayacaksa, neden bütün ilerlemeler insanın bütün değerleri ile topyekûn yok edilmesine neden oluyor? Yeryüzünde kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız olduğu yönündeki anlayış ile modern uygarlık insanı diri diri gömüyor. Öyle ki suni ihtiyaçları çoğaltıyor, insanı tüketim otomatında köle ediyor. Bu amaç her geçen gün dünyanın biçiminin daha yamuk bir hal almasını sağlıyor. Böylesi bir dengesizliği renkli reklamlarla, ekranlardan mutluluk diye servis ediyor. Dengesizlik gerçek bir mutluluğun koşulu olamaz; nitekim insanın ihtiyaçları ne kadar çok olursa bazı şeylerden o kadar mahrum olacaktır.
O zaman insanı doğru yerine oturtmak ve bütün her şeyi yeniden tarif etmek gerekiyor. Modern dünya tarafından yapılan tarifler neticesinde ortaya çıkan mevcut hal, ne insanı mutlu ediyor, ne de insanın ve doğanın hakiki fıtratına uyuyor. İnsan sınırlı bir varlıktır ve ihtiyaçları da sınırlıdır. İnsan için en önemli olan şey elinin emeğidir. Ve onun ortaya çıkardığı berekettir, rızaya dayalı bir yaşam biçimidir. İnsan emanetinin her türlü bozulmaya karşı muhafazasıdır. O zaman insanın üzerindeki bu büyük gaflet perdesini açmak ve onu hakikat pınarına ulaştırmak için; günün, güncelin ağından, enformasyon bombardımanından arındırarak, yönünü doğrultmak icap ediyor. Bunu yaparken de sevgi ile anlayış ile yapmak gerekiyor. Zira insan sevgiyledir, erdemledir ve de kendi ahlâkî şablonu içerisindeki parametreleri bu çerçeveye göre olumlama ve olgunlaştırma eylemleri içinde, sadece küçük samimi ve sürekli adımlara ihtiyaç var. O zaman bir Tuareg atasözünün dediği gibi: “Bedenler için nice su dolu savanlar, ruhlar içinse nice kum dolu diyarlar vardır.” Belki daha yakından görürüz. Meşguliyetlerimizi işgalimize vesile olmaktan çıkarırız. Hoşça bakın zatınıza…
Not: Selim Aydın’ın Ömer Asaf’ı dünyaya gelmiş. Hoş gelmiş. Bahtı açık olsun, İslam’a hadim olsun. Allah, anasına babasına bağışlasın.
TAŞ GEMİ
NOT: Bu hafta Orhan Taşkır’dan müziğimiz. Cem Karaca-Barış Manço ile birlikte söylüyor; “Uzun ince bir yoldayım” Bütün yolları uzun ve inceden inceden incelenenlere ithaf ediyoruz. İnsan inceliktir. İnsanı kalınlık kırar. İncelelim abiler! Çünkü yürüyoruz gündüz gece…
Yürekler vardır ki Devran elinden,
Onlara gam sunulduğunda,
İri güller gibi kan ağlayıp
Sessiz, dünyayı seyrederler... (Hüsrev Hatemi)
Bİze Kadar
1- Bak! Andrey Tarkovski ne güzel özetlemiş halimizi: “Haberlere boğuluyoruz; oysa hayatımızı değiştirebilecek en önemli mesajlar ulaşmıyor bize.”
2- “Sinema, radyo, televizyon ve dergiler birer dikkatsizlik okuludur: Görmeden bakar, duymadan dinleriz” diyen Robert Bresson da neden bu kadar alık olduğumuzu açık ediyor.
3- Ah Muhsin Ünlü çok ince görmüş ve güzel söylemiş, bize sözü tutmak düşer: “İnsanların ayrıntılara boğulmadığı günlerden kalma, güzel bir cümle vardır: Göz gördü, gönül sevdi.”
4- Prof. Dr. Hüseyin Hatemi içinden geçtiğimiz zamanı tasvir etmiş: “Uğursuz gün yoktur amma bir ülkede ‘sevgi hukuku’ hâkim olmazsa, gün uğursuzun olur.”
5- Bu hafta harika bir belgesel var. (2010) yapımı, “NOSTALGIA DE LA LUZ/Işığa Özlem” İzleyin, pişman olmazsınız.
DAĞARCIK
Bilal Fatih Çalışkan’ın filmlerinin belki de ilk işaret fişeği olan kısa filmi “Bozkırda Bir İsmail Bir Yakup” bitti. Bilal Fatih’in neler yapabileceğinin izlerini taşıyan bu kısa ama kanaatimce etkili filmi, sonraki çalışmaları için ümit verici öğeler içeriyor. Umarım, çıktığı bu hakikat arayışında perdeyi aralayabilir. Onun içinde akan güzel hikâyeleri, sinema ekranından bizlere ulaşacağı zamanı sabırsızlıkla bekliyorum.
“Yakup’un eşi bir süre önce vefat etmiştir. Ev işleri, oğlu İsmail’in anne şefkatinden mahrum kalması gibi sebeplerle Hatice ile evlenir. Ancak ne Yakup ne de İsmail, Hatice ve kızı ile bir türlü bağ kuramazlar. Hatice dayanamaz ve evi terk eder. İsmail ve Yakup eski hayatlarına geri dönerler. Ancak yapabilecekleri bir şey yoktur.” Filmin fragmanını şu linkten izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=FAOFyxE0RB8 İnşallah orijinal halini de yakın zamanda görme imkânına kavuşuruz. Yolun açık olsun Fatih!
TEKKE
“Onurlu bir adam, susuzluğunu giderdiği kuyuya taş atmaz.” (Amin Maalouf’tan tadımlık)
Bir lahza:
-“Doğduğum an, aldığım her nefes, yaptığım her şey beni buraya, evrendeki bu çatlağa sürüklemiş.” (127 Hours’tan)