Reklamı Kapat

Oysa, aile bizim son kalemizdi...

Avrupalılar bir zamanlar aileyi “kralların bile giremediği kale” diye görüyordu. Krallar ordularıyla birlikte her yere girerdi, her şeye dokunurdu ama ailelerine dokunamazdı. Ortaçağ karanlığını yaşayan Batılı toplumların tek sığınağı aileydi.

Kaleye girildi, Batı’da aile mefhumu da, ahlak da yerle bir oldu… Öyle ki, biz kendimizi anlamlandırırken Batılı ailenin yıkılmışlığında İslam dünyası olarak kendimizi ailemizin güçlü bağları ile iftihar ediyor; Batı’da aile yıkıntıları arasında değerler çölleşirken, biz kendimizi yemyeşil vahalarda saklıyor, dokunulmaz görüyorduk. Ailemiz o kadar güçlüydü ki; aileyi korunacak bir kale olarak değil, milletlerin, medeniyetlerin inşasında öz olarak bildik. Zira tarih boyunca ailenin güçlü olduğu toplumlar ayakta kalabilmeyi başarmış ve dahası insanlığın gidişatında belirleyici olmuştur. Tarih fertlerin omzunda değil, güçlü aile yapısının meydana getirdiği toplumların yönünde akmıştır.

ÖLDÜRMEDEN ÖLDÜREN BOMBALAR…

Batı’da “aile kalesi” düştü. Batılı bütün toplumlar ve devletler şimdi “üst akıl”ın emrinde. Uzun zamandır İslam aile yapısı üzerinde de projeli ve sistematik ifsat çalışması yürütülüyor. Onlarca koldan yürütülen “özgür birey”, “özgür kadın”, “ve hassas konular”, “toplumsal cinsiyet eşitliği” çalışmaları ile ailemiz ele geçirilmek isteniyor. Milletler ve devletler üzerinde yürütülmekte olan psikolojik savaş tekniklerinin en yıkıcı olanları aile üzerinde uygulanıyor.  Dizilerle, sinema filmleriyle, magazin dünyasının üretilmiş rol modelleriyle, çizgi film karakterleriyle, internet formatlarıyla, fuhşiyatla, modayla, çarpık ve sapkın fikriyatla her birimizin evlerine her gün sayısız bomba atılıyor. Sessiz ama tahrip gücü çok yüksek bombalar... Sessiz ama kimyasal silah etkisinde bombalar…  Bizi bizden alan, bizi aileden-ailemizi bizden çalan… Bizi öldürmeden öldüren, bedenimizi yere sermeden bizi yere seren bombalar... Bizi de bütün hücrelerimizle “üst aklın” hizmetine amade edecek bombalar…

Yavaş yavaş konumuzu derinleştirelim isterseniz…

Modernite ve çağdaşlık adına kadından, kullanılan, her bakımdan istismar edilen ve sömürülen bir varlık meydana getirildi. Çağdaş kadın modeli geliştirilirken annelik ise kadının elinden alındı. Anneliğin yerine “kariyer” merdivenleri konularak kadın, yeri doldurulamaz rolünden yoksun bırakıldı. Bir toplumda, şefkatin kaynağı olan anneyi, kapitalizmin işçisi haline getirirseniz, o toplum zamanla şefkat yoksunu, gaddar insanların toplumuna dönüşecektir. Annenin, yani şefkatin toplumsal ve sosyal dokumuzdan küresel bir ameliyatla alınması hem dünyayı hem de ülkeleri her alanda çatışan, öldüren, yok eden, acımayan, aldırmayan bir çatışma alanına dönüştürecektir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında cephedeki erkeklerin fabrikalarda boş bıraktığı yerlerin doldurulması gerekiyordu. Kapitalizm, kadınları keşfetti. Kreşler açıldı, kadınlar fabrikaya sokuldu. Kadının çalışma hakkı yok mu deniyor ya hani! Kadının fabrikada çalışması özgürlük için değil, savaşta ölen erkeklerin yerinin doldurulması içindi. Aslında kadınlar tarih boyunca hep çalıştılar… Yeni olan, kadınların çalışması değil, fabrikada ve ofiste maaş için çalışmasıdır. Yeni olan, kadının işçi yapılmasıdır. Önce endüstriye, sonra da tüketime köle edilmiş kadın üzerine bütün aforizmalar…

NE ERKEK EHLİLEŞTİRİLMESİ GEREKEN YARATIK NE DE KADIN BİÇARE…

Kabul edelim ki, bugün “kadın” üzerinden hak arayışı kisvesine bürünmekte olan bir çatışma kültürü oluşturulmuştur. Hem ülkemizde hem de birçok toplumda bugün, iyi-kötü ayrımı yapmaksızın “kadınla erkek arasında bir mücadele, çetin bir çatışma olduğu” varsayımı hiçbir gerçekliği ve dayanağı olmaksızın kanıtlanmış bir tez gibi gözümüze sokulmaktadır. Erkek denince akla artık baba gelmiyor; kadına şiddet uygulayan, kadına zulmeden, kadını yok sayan vicdansız, zalim, daha da acısı ehlileştirilmesi gereken yaratık akla geliyor/getiriliyor. Kadın ise vahşi, acımasız erkek karşısında zayıf, korumasız, biçaredir ve erkeğe karşı kanunlarla korunmak zorundadır. Kadın’a biçilmiş rol ise erkek baskın/ataerkil toplum anlayışını yıkmak ve bağımsızlığını ilan etme zaferidir. 

Hayır! Ne erkek ehlileştirilmesi gereken bir mahluk ne de kadın biçaredir... Erkek de, kadın da önce insandır… Ne biri diğerinin mazlumu ne de diğeri öbürünün zalimidir. Erkek ‘baba’dır… Kadın anne!.. Kadını cinsiyet kimliğine sıkıştıranlar, aslında kadının hak sahibi olma mertebesini elinden almışlardır. Nitekim kul hakkından, insan haklarından koparılmış, sahte özgürlüklerle süslenmiş “kadın hakları” ancak kadının sömürülmesine neden olacak kapıları ardına kadar açmıştır.

Sadece “kadın” üzerinden geliştirilen yönlendirmeler ve projeler üzerine yorumlar yapıp aileyi yok sayanların düştüğü hatayı yapmayacağım. Konumuz kadın değil, aile çünkü!.. Parçayı değil, bütünü ele alacağım her zamanki gibi. Kim ailesiz kadını konuşuyorsa, kim babasız anneyi-annesiz babayı konuşuyorsa, aileye bir çukur da o kazmış olacaktır. 

BU ÇAĞDA AİLEYİ SAVUNMAK AYIP SAYILIYOR…

Aile algılarımızla öyle sinsi ve sistematik bir oynama var ki; gözümüzün önünde olup bitenleri bile görmekte, anlamakta ve idrak etmekte zorlanıyoruz. Algı deyip geçmeyin, itiraz edemeyeceğimiz dogmalar olarak işliyoruz gündemimize bütün bunları. Söylenen, yazılan her algı cümlesi sanki kat’i ve tartışmasız doğruymuş gibi, itiraz edilmez hakikatmiş gibi sanmamız sağlanıyor. Koca yalanlara itiraz etmeye kalkışanlarsa kadın düşmanı, şiddet yanlısı, maganda, gerici, yobaz diye saldırıya uğruyor, damgalanıyor. Linç korkusu siyasileri, sivil hayatı, medya yazar çizerlerini de sindiriyor.

Bu çağda aileyi savunmak mı, cesaret istiyor doğrusu. Aileyi savunmak ayıpların en büyüğü. Aileyi savunmak kadına saldırmakmış gibi gösteriliyor. Günümüz dünyasının en gerici tavrı olarak nakşediliyor akademik tezlere, gazete köşelerine, ekran görüntülerine. “Aile” diyorsan eğer, kadının özgürlüğünü kısıtlayan kötü bir kişiliksindir!..

Aile; kadın ve çocuklar için güvensiz, korunaksız bir kurum olarak bize kabul ettirilmek isteniyor. Kadına şiddet ve çocuk istismarları üzerinden yürütülen geniş spektrumlu çalışmalar, üretilen ve sürekli sıcak tutulan haberler ailenin güvensiz bir kurum olarak ilan edilmesine matuf değil midir sizce de? Bu haberleri sürekli izleyen toplum zamanla ne hale gelir, düşünebiliyor musunuz? Sanki her evde kadına şiddet uygulanıyor da bizim mi haberimiz yok.

AİLEYE KARŞI AÇILMIŞ BİR DÜNYA SAVAŞI YAŞANIYOR

Hiç düşündünüz mü, neden bütün dünyada ve ülkemizde evlilikler azalırken, boşanmalar çılgın bir artış eğilimi gösteriyor!? Evlilik oranlarındaki anormal düşüş, boşanmalardaki anormal artış sadece şaşıracağımız istatistikler değildir. Aileye karşı açılmış bir dünya savaşının kodlarıdır evlenme ve boşanma oranlarındaki bu anormallik. Kapitalizmin yerküre sathında her nerede bir aile varsa ona karşı açtığı savaşın kodları.

Ne derdi mi var kapitalizmin aileyle? Boşanma demek; 2 ev, 2 kira, 2 buzdolabı, 2 araba, 2 aidat, 2 WiFi, 2 fatura, 2 sofra demektir. Boşanma demek daha çok tüketmek, daha çok vermek, daha çok harcamak demektir. Aile ise iktisat, tasarruf, birikim ve bereket demektir. Hiç şaşırmayın; evet, kapitalizmin en büyük rakibi ailedir… Ailenin içerisindeki barış ve sevgi ortamıdır kapitalizmi, kurulu dünya düzenini aileye karşı bu kadar saldırgan, böylesine kindar yapan…

AİLEYİ YIKARSANIZ, KADINI DA, ERKEĞİ DE, ÇOCUĞU DA YIKARSINIZ!

Aileyi korumak, çağın kurtuluş mücadelesidir.

Aile kurumuna yapılan her saldırı erkeğe, kadına ve çocuğa topyekûn yapılmakta olan bir saldırıdır. Aile güvensiz bir alanmış gibi gösterilmeye çalışılsa da, gerçek şu ki; aile son kalemizdir, kapitalizme karşı tek sığınağımız, milli ve manevi değerlerimizin en önemli yurdudur. Son kalemiz ailemizin kapıları İstanbul Sözleşmesi’yle kırılmak ve işgale hazır hale getirilmek istenmektedir. 

Aileyi gözden çıkaranlara, kadını koruyacağım yalanına kanıp ailenin yıkılmasına yardımcı olanlaradır sözümüz:

Aileyi yıkarsanız; kadını da, erkeği de, çocuğu da yıkarsınız!

Aileyi yıkarsanız, yarını da yıkarsınız...

Aileyi yıkarsanız, yerli ve milli olma hissiyatını da yıkarsınız…

Aileyi koruyamazsanız, milleti de koruyamazsınız, vatanı da…

Kadını yüceltecekseniz aileyi yüceltin, Batı’nın dayatmalarını değil. Güçlü aile, güçlü kadın demektir!..

YAŞANMAKTA OLAN EN BÜYÜK KRİZ, AİLE KRİZİDİR

İstanbul Sözleşmesi’ni bir başka Başyazı’da detaylıca değerlendirmek üzere konumuzu toparlayalım...

Biliyoruz ki, bir millet bölünecekse önce aile bölünüyor… Çünkü aile toplumun özüdür; onu tahribe yönelmiş her şey, toplumu tahribe yönelmiş demektir. Bugün insanlığın içerisine sürüklendiği büyük büyük krizler var. İç savaşlar, işgaller, göçler, ekonomik krizler… Eğitim krizi ve yozlaşma… Hepsi aşılmaz gibi duruyor. Fakat en büyük kriz aile krizidir. İnsanlar artık çocuklarını nasıl yetiştireceğini, kime emanet edeceğini bilmiyor, bilemiyor. Ebeveynler, ebeveyn olmak ne demek onu bilmiyor. Aile krizi, ülkemizin de hem en büyük krizi hem de en önce hallolması gereken krizi. Vatanı, milleti koruyacak ve de kurtaracak olan şey aileyi korumaktan geçer. Aile çöktüğü zaman millet de, devlet de çöker. Yeniden dirilmek mi istiyoruz; tutunacağımız dal belli: Aileye tutunacağız. Aile dirildiği zaman toplumlar, milletler ve nihayet insanlık dirilecektir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kurdaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?