Venezuela’da Nicolas Maduro’nun kaçırılması, yalnızca bir rejim değişikliği değildir. Bu gelişme, küresel güç mücadelesinde enerji, hegemonya ve bağımlılık ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bir kırılma noktasıdır. Washington’un bu hamlesi, uzun süredir “çok kutuplu dünya” söylemiyle kendisini tahkim etmeye çalışan Çin ve Rusya açısından ciddi bir stratejik paradigma değişikliği anlamını da taşımaktadır.
Yıllardır Çin’in Venezuela’dan aldığı ucuz ve ağır petrol, Pekin’in hem sanayi çarklarını döndüren hem de ABD’ye olan enerji bağımlılığını sınırlayan önemli bir unsurdu. Bu petrol, klasik ticaretin ötesinde, kredi-petrol takası üzerinden yürüyen ve Çin’e uzun vadeli avantaj sağlayan bir modeldi. Ancak Maduro’nun devre dışı kalmasıyla birlikte bu denklem çöktü. Venezuela petrolü artık Washington’un denetiminde yeniden pazara açılmakta, Çin ise enerji güvenliği açısından yeni risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu noktada ironik bir tablo ortaya çıkmaktadır: Yıllardır “Moskova Çin’e muhtaç” denirken, bugün Pekin’in Rusya’ya enerji açısından daha fazla yaslanmak zorunda kalacağı bir sürece girilmektedir.
Rusya açısından Venezuela’nın kaybı, askeri veya ekonomik olmaktan ziyade jeopolitik bir itibar kaybıdır. Moskova, Karakas’ı uzun süre Washington’a karşı sembolik bir direniş noktası olarak kullandı. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte askeri ve ekonomik kapasitesini büyük ölçüde bu cepheye yoğunlaştıran Rusya, Venezuela’da fiili bir karşı hamle yapabilecek durumda değil. Bu durum, Rusya’nın müttefiklerine verdiği güvenlik garantilerinin sınırlarını da açığa çıkarmıştır. Kremlin’in sert açıklamalarla yetinmesi, sahadaki gerçeklikle söylem arasındaki farkı daha görünür kılmıştır.
Maduro sonrası dönem, zincirleme bir etkiyle Küba’yı da ağır bir krize sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Küba ekonomisi uzun yıllardır Venezuela’dan gelen ucuz petrol ve enerji desteğiyle ayakta duruyordu. Bu damar kesildiğinde, Havana’nın karşı karşıya kalacağı tablo yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal bir istikrarsızlık riskidir. ABD’nin Küba’ya yönelik baskıyı yeniden artırması, Venezuela sonrası sıradaki hedefin kim olabileceğine dair soruların da cevabını da beraberinde getirmektedir. Latin Amerika’da “ABD darbeleri dönemi kapandı” söyleminin artık ciddi biçimde sorgulanması gereken bir sürece girildiği çok net olarak ortadadır.
Tüm bu gelişmeler, Çin ve Rusya’nın ortak hareket kabiliyetinin sınırlarını da gözler önüne sermektedir. Her iki ülke de ABD hegemonyasına itiraz etmektedir; ancak bu itiraz, sahada birleşik bir güç projeksiyonuna dönüşmemektedir. Çin, küresel ticaret ağlarını ve ekonomik istikrarını riske atacak doğrudan çatışmalardan özellikle kaçınmaktadır. Rusya ise Ukrayna cephesinde zaten kapasitesinin önemli bir kısmını kullanmış durumdadır. Bu şartlar altında Çin-Rusya-İran ekseninin Venezuela gibi uzak bir coğrafyada caydırıcı bir karşı hamle üretmesi şimdilik çok da mümkün görünmemektedir.
İran meselesi ise bu tablonun en kritik başlıklarından biridir. Venezuela’da yaşananlar, Tahran için erken uyarı anlamını taşımaktadır. ABD’nin uygun zamanı ve zemini bulduğunda rejim değişikliğini bir dış politika aracı olarak kullanmaktan çekinmeyeceği bir kez daha görülmüştür. Çin ve Rusya’nın İran’ı ne ölçüde koruyabileceği sorusu, artık teorik değil pratik bir meseledir. Venezuela örneği, İran’ın beklentisinin aksine bu korumanın beklenen oranda askeri değil, daha çok diplomatik ve sınırlı ekonomik düzeyde kalabileceğini göstermektedir.
Sonuç olarak Venezuela’da yaşananlar, çok kutuplu dünya iddiasının ciddi bir stres testinden geçtiğini ortaya koymuştur. Çin ve Rusya, ABD karşısında söylem düzeyinde güçlü görünse de Washington enerji, finans ve askeri gücünü, oyunun kurallarını belirlemek için kullanmaktan çekinmeyeceğini göstermiştir. Küba gibi ülkeler bu yeni denklemde en kırılgan halkayı oluştururken, İran ise şu anda doğrudan hedeftedir. Umman’da yapılan müzakerelere rağmen İran hala ABD’nin saldırı tehdidi ile karşı karşıyadır. İran ve bölge için çıkış bölgesel işbirliklerini olabildiğince artırmaktan geçmektedir.
Sonuç olarak Venezuela, yalnızca bir ülkenin değil, ABD karşıtı blokun stratejik kapasitesinin de sınandığı bir laboratuvara dönüşmüş durumdadır. ABD’ye maliyet analizi yaptıramayan hiçbir karşı duruş İran sonrası farklı ülkeleri de mutlaka hedef haline getirecektir.