İnsanın, aynı zamanda toplumun varlığı, varlığının zorunlu bir gereği olarak ihtiyaçlarının (maddi ve manevi) tezahürü kurumlar denilen yapılarda somutlaşırlar, görünür hale gelirler. Bu nedenle insan ve toplum olguları ve varlıkları üzerinde sorgulama, araştırma, tartışma, tanımlama, yorumlama ve değerlendirme yapılır olması gereklidir, hatta zorunludur. Bunları ruhun, zihnin, aklın konusu ve sorunu olarak fark ederek ele almak, öncelikle insan ve toplum olmanın vazgeçilmez şartıdır. Aynı zamanda, insan ve toplum olma olgularının gerçeklik kazanmalarının getirisi olan verilerdir. Kültür ve uygarlık birikimleri işte bu verilerin birer toplamıdır. Düşünce sanat, edebiyat, mimarlık, yaşayış tarzı, örf ve adet, hukuk, siyaset, iktisat, ticaret, toprağın işlenmesi, su yollarından ve denizlerden yararlanılması vb. birer tezahürlerdir.

Öyleyse ortaya çıkmış bir kurumu, ortaya çıkışına neden olan ihtiyacı hesaba katmadan onun amacının belirlenmesi, tanımlanması, kavranması ve anlaşılması mümkün olamaz. Benzer şekilde, kurumların amaçlarını gözetmeden, doğru anlaşılıp değerlendirilmeden çalıştırılmaya uğraşılması; hem o kurumun amaç ve işlevini sakatlar, giderek anlamsızlaştırır, hatta bir engel kurum haline dönüşmesine yol açar, hem de ihtiyaçların ve kurumların, kendi içlerindeki düzeni, uyumu, verimi olumsuz etkiler, kimi zaman da ortadan kaldırır.

Somut örnekler üzerinde irdelemede bulunmak yararlı olabilir. Sözgelimi, siyaset, basit bir anlatımla, bir araya gelmiş grup, topluluk veya toplum olarak tanımlananların kendi ihtiyaç, istek ve beklentilerinin gereği olarak yönetim konusunun çözümlenme faaliyetidir. Bunun çözümlenmesi ya da düzenlenmesi yönünde çeşitli biçimlerle gerçekleştirilmeye çalışıldığını tarihi süreçte, örnekleriyle gözlemlemek söz konusudur. Kimi zamanlarda bu görev bir kişiye rızayla verildiği gibi, kimi zamanlarda da bir kişinin, çeşitli yolları deneyerek yönetme görevini veya yetkisini, rızaya bakmaksızın, elde ettiği görülmüştür. Bu durum, siyaset olgusunu konu edinmiş olan siyaset bilimi tarafından “monarşi” olarak tanımlanmış ve adlandırılmıştır. Ancak gerçekleşmesi ve uygulaması kendi içinde farklı görünüşlerle ortaya çıkmıştır. Mesela zorbalık, diktatörlük, tek kişi yönetimi gibi.

Bu yönetim biçiminin insana ve topluma getirdiği, sağladığı yarar ve zararlar üzerinde sayısız değerlendirmeler, yorumlar da yapılmıştır. Sonuçta, insan ve topluma sağladığı olumsuzlukların çokluğu ve ağırlığı göz önüne alındığında, çok yönlü ve çok boyutlu sakıncaları ve zararları, inkâr edilemeyecek ağırlıkta olduğu görülmüş, anlaşılmış, ortak bir uzlaşmaya kavuşturulmuştur.

Bir başka örnek, iktisat alanında verilebilir. Ana çizgileriyle, insan ve toplum, üreten ve tüketen birer varlıktır. İhtiyaçlarını gidermek için üretir. Üretim ise, iktisatçıların tanımıyla, emek, sermaye ve girişim unsurlarının bir araya getirilmesiyle gerçekleşir. Buraya kadarki anlatımda bir sorun yoktur. Ancak, bu unsurlar yakından tanımlanıp tahlil edilmeye girişildiğinde, yeni ve farklı konular, tartışmalar kendiliğinden sökün etmeye başlarlar. Söz gelimi, sermayeye sahip olan, insan olduğu için, en göze çarpan kendi çıkarı güdüsü ve duygusunun, kolayca denetim altına alınamayan bir güdüyle ve duyguyla hareket etmesi kaçınılmazdır.

Dolayısıyla, diğer unsur olan emeği, kendi çıkarı doğrultusunda yönlendirmek, yönetmek, gerektiğinde istismar etmekten çekinmez, hatta bunu doğal bir hak olarak benimser. Kapitalizm olarak, sonraki süreçte tanımlanan bu anlayışın, yüzyıllar içindeki uygulamalarının çeşitli örnekleriyle, sadece insan ve toplum değil, bütün olarak insanlık yıkım getiren ve doğuran sonuçlarını yaşamıştır ve yaşamaya da devam etmektedir.