İSMET PAŞA YAPTI, SEN DE YAPARSIN
2020 Aralık’ının Meclis tutanağına yansımış bir olayı not almıştım. Bir muhalif milletvekili ( CHP’li) konuşuyor: “Millet aç deyince hoplamayın arkadaşlar, millet aç, perişan. Evet, herkesin midesine bir şey giriyor, kuru ekmek giriyor.”
İktidar milletvekillerinden biri cevap veriyor, yani araya giriyor; kendi düşüncesine göre mizah yapıyor. (Şahin Tin – Denizli)
“O zaman aç değil demek.”
Meclis’te bu atışmaların yapıldığı tarihten tam iki ay önce, Cumhur İttifakının ortağı MHP’nin lideri Sayın Bahçeli, “Askıda ekmek kampanyası”nı başlattıklarını duyurmuştu.
Muhalif milletvekili konuşmasına şöyle devam etmiş midir, bilmem; daha doğrusu espri seviyesini yükseltmesini isterdim.
“18’inci iktidar yılınızda, ortağınız MHP’nin ‘Askıda ekmek’ icraatını dört elle sahiplenmenize güvenerek mi milletimizin kuru ekmekle yetindiğini iddia ediyorsunuz?”
İnsanımızın ekmeği “Nimet” bilmesi ve AKP’lilerce “Aç değil” bilinmesi muhtevasından izler taşıdığına inandığım iki gazeteci anısı aklımda kalmış. Yazmak istiyorum.
AKP’den önceki Türkiye zamanlarında, bilhassa Cumhurbaşkanı eşliğinde yurtdışına giden gazeteci bölüğünün elamanları, döndüklerinde veya fırsatını bulduklarında gittikleri ülkelerde şahit oldukları ve ilginç buldukları bazı olayları anlatırlardı yazılarında.
Bu konuda “Simavi” gazetecileri biraz daha ayrıcalıklı idi; davet sahibine çok yakın durduruldukları için. Galiba Rahmi Turan’dan okumuş olmalıydım.
Amerika’da gezerlerken bir siyahi Amerikalı önlerinde giden beyaz Amerikalıdan bir para alır; aç olduğunu söyleyerek. Sonra bizimkilere yönelir: Siz de tavuk parası verin! Bizimkiler itirazda: Aç isen, ekmek parası aldın ya. Evet, der isteyici Amerikalı. Ekmek parasını o verdi. Siz de katık parasını verin. Ekmeği tavukla yiyeceğim!
İkinci anekdotu ise Dünya gazetesi okuyucusu bir lise öğretmenim derste, konu ekmek olduğunda, Bedii Faik anısı diye anlatmıştı.
Paris’te bir lokantada geçer olay. Garson siparişi veren gazeteciye milletini sorar; Fransızcasının kusursuzluğundan olacak, tahminde bulunamamış ha zahir.
Bizimki uyanık. Bir teklif yapar. Sen doğru bilirsen, bahşiş yemek tutarı kadar. Eğer yanılırsan, ısmarlamış olacaksın. Tamam der garson. Fikrimi siz kalkmadan söyleyeceğim.
Bir ara biraz daha ekmek istediğinde bizimki, garson yeni ekmek servisini yaparken der ki: Siz Türk’sünüz!
Nasıl bildin, nerden bildin, dilimiz dahil her şeyimizle Fransız görünüyorken biz, şaşkınlığını yaşayadursun bizim gazeteci, tespitinin bilimsel izahını da yapar garson bey.
“Türkler çok ekmek tüketirler. Zaten masanıza fazla ekmek koymuştum, yine istediniz.”
O günden sonra ben de Türk olmak özelliklerimizin birinin de bu olduğuna inandım. Sosyal medya paylaşımlarında gördüğüm bir balonlu karikatür de yalnız olmadığımın delili olsun.
Kadın, masada karşısındaki adama diyor ki: Aşk karın duyurmuyor. Adam, konunun uzmanı olmalı ki hemen cevap veriyor: Ekmeğinen yemezsen, doymazsın!
Kuru ekmekle insanımızın doymuşluğunu kabul eden AKP’li milletvekili bizim oruca teşvik gördüğümüz yaşlarda mesela, büyüklerimizin öğrettiği tevazu ve şükür barındıran şu niyet tekerlemesini acaba duymuş mudur?
“Ekmek yedim kuruca, sular içtim duruca, niyet ettim bugünkü oruca.”
İktidarlarının ortağı Sayın Bahçeli’nin “Askıda ekmek” fikri yardımının, altta kalmışlık duygularını isyana sevkettiği o AKP’li milletvekilinin, cevap verme telaşına düşmüş halini bir başka ihtimalden yazarak koyalım noktayı, “Ekmekle konuşulan ikinci iktidardır bunlar” tezimize.
“Herkesin midesine bir şey giriyor, kuru ekmek giriyor” diyen muhalif milletvekiline, “O zaman aç değil demek” izahıyla üstünlük arayan iktidarın milletvekili, şanlarına yaraşır ve mizah gücü yüksek bir cevap vermek ve Sayın Erdoğan’ın nutuklarına atıf yapmak isteseydi herhalde şöyle derdi:
“Daha karneye bağlamadık!”
70’LER, 80’LER VE 99’LAR HATIRLANIRSA..
“1970’li yıllarda hain bir kurşun isabet eden bir dava arkadaşımız Hacettepe Üniversitesi Hastanesine derhal ve telaşla kaldırılmıştır. Dava arkadaşımızın bir an evvel müdahaleye ihtiyacı vardı. O yıllar zor ve çetin yıllardı. Ne kadar sarsıcıdır ki, yaralı olarak hastaneye götürülen kardeşimizin ülkücü olduğunu öğrenen acil serviste görev yapan birkaç doktor müsveddesi, bu faşiste bakamayız, bırakın gebersin, diyecek kadar düşmanlıkta sınır tanımadıkları gün gibi hatırımızdadır.”
Bu siyasi anıyı Sayın Devlet Bahçeli 22 Mart 2022 tarihli partisinin toplantısında, Türk Tabipler Birliği kapatılsın arzusunu seslendirirken, derin tarih bilgisi olarak sunmuştur.
70’li yıllar... 1975 ve 1977 tarihlerinde kurulmuş MC (Milliyetçi Cephe) hükümetlerindeki MHP rolünü tartışmadan, zira o yıllar MHP’nin Türkeş’li yıllarıydı, Mayıs 1999’da kurulan ve Sayın Bahçeli’nin de Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olduğu ANASOL-M koalisyon günlerine varacağız. Kendisi dahil 15 arkadaşının koalisyon süresince görev aldığını, ziyaret ettiği hastanelerin başhekimlerini azarlamasıyla ünlü Osman Durmuş’un Sağlık Bakanı olduğunu, sayın Bahçeli herhalde bugün 1999’lu yıllar olarak rahatça hatırlayabilir.
Sağ, sağcı, sağcılık gibi kelimeleri sahiplenmelerine rağmen, koalisyonlarına “Sol” demekle yetinmemiş, önüne bir “ANA” koyarak solu kocamanlaştırmış Sayın Bahçeli, bugün paylaşma ihtiyacı hissettiği dava kardeşli anısını “Solcu” ortaklarına da anlatmış ve rahatlayacağı bir ceza sağlamış olabilir mi? O gün çeyrek asırlık olan o anı, bugün yarım asırlık oldu.
1970’li denilen o yılların üstünden 1980 darbesi geçmiş ve ülkemizin siyaseti “Bir o yandan, bir bu yandan” asılanlarla gölgelenmişti. O cezalandırmaların yaraları hâlâ kapanmamışken ve MHP’nin tam varlığıyla desteklediği Sayın Erdoğan fırsat bulduğunda dar ağaçlarında hayatı tüketilenlerden mektuplar okuyorken, böyle bir anı ile partidaşlarını (herhalde) seçimlere hazırlaması, iktidar partisi AKP’nin handikapı olacaktır.
Cumhur İttifakında birlikte oldukları Sayın Doğu Perinçek ile 70’li yıllar muhabbeti yapabilecek iken, Sayın Bahçeli’nin ‘’Gitsinler’’ diyen Sayın Erdoğan’a ‘’Kapatılsın’’ fiiliyle desteğe durmasından ve hafızasından paylaşmasından çıkarılacak ders tekdir: Pandeminin bitmesi…
AKP Promter yazıcıları geç kaldılar.
FELAH YOLUNDA FELAH YURDUNDA
Millî Gazete’den mesai arkadaşım, ağabeyim, sırdaşım, yol göstericim rahmetli Mevlüt Özcan’ın, satışının yüzbinleri geçeceğini hayal ettiği ve kurucusu olduğu Sabır Yayınları’ndan neşrettiği “İns–Cin şeytanlarını ve darbecileri ürküten ses: Ezan ve salâ” kitabının “Ezanın Türkçe’ye çevrilmeyen tek kelimesi ‘Felâh’ oldu” başlıklı bölümünün ilk iki paragrafını alıyorum buraya.
“Türkçe ezan” safsatasıyla ezandaki Allah (c.c.) kelimesi dâhil her kelimeyi değiştirdiler, sadece bir kelimeye dokunmadan olduğu gibi bıraktılar.
Ezanın Türkçe’ye çevrilmeyen tek kelimesi “FELÂH” kelimesidir. Sebebi, halkın felâh kelimesinin kurtuluş anlamına geldiğini bilmemesini sağlamak ve ezan okunurken, “haydin kurtuluşa” mânâsına gelecek bir çağrıda bulunmamaktı. Kurtuluşa çağırmanın mânâsı, kurtuluşun sebeplerine gelin demektir.’’
Atatürk’ün hizmetinde bulunmuş Cemal Granda’nın Hürriyet Yayınları’ndan neşredilmiş anılarında aynı konu “Felâh yerinde kalsın” başlığı altında anlatılmış.
(Ezandaki bütün Arapça sözcükler atıldığı halde “Felâh”a bir karşılık bulunamamıştı. “Haydi felâh”ın nasıl değiştirileceği tartışılıyor, fakat kimse bunun karşılığını bulamıyordu. Felâh, kurtuluş anlamına geliyordu. “Haydi kurtuluş” dense, bu deyim çok garip kaçacak, dinin kutsallığıyla da bağdaşamayacaktı. Kurtuluş denince aklan hemen İstanbul’da Rumların çoğunlukta bulunduğu eski Tatavla semti geliyordu.
Son çare olarak Atatürk’e başvurdular. Bu konuda ileri sürülen düşünceleri teker teker dinleyen Atatürk de “Felâh”a bir karşılık bulamamış olacak ki:
- “Bu da Felâh kalsın” diye bu içinden çıkılmaz gibi görünen işi sonuca bağladı.)
Cemal Granda anılarının bir önceki bölümünün adı da “Yûşa Hazretlerinin Dergâhı”.
(Atatürk, Harbiyede öğrenciyken hafta tatillerini Beykoz’da Yûşa Efendi Dergâhının şeyhine konuk gider, Şeyh de O’na ve beraber gelen öbür gençlere okulu bırakmamalarını, okuyup büyük adam olmalarını öğütlermiş.
Atatürk, bunu hiç unutmamış. Boğazdan her geçişimizde başını Beykoz’un üstündeki Dergâha doğru çevirerek eski anıları tazeler ve bize:
- “Eğer bize Şeyh Hazretleri okuma aşkı vermeseydi, halimiz nice olur?” der dururdu.)
GEÇMİŞLERİ YOKTU, HAYALLERİ VE SANATLARI DA YOK!
AKP geçmişi olmayan partidir.
Geçmişi olmadığı halde iktidara gelen ve belirlenen bir sürede iktidarda kalan ilk parti, AKP değildir bu ülkede. ANAP örneği daha önce görüldü, bilindi, yaşandı.
Turgut Özal, ANAP’ı kurmadan önceki son ABD seyahatinden dönerken, Arabistan’da mola verir. Oradaki çeşitli kurumlarda çalışan insanlarımızı toplar ve der ki: Türkiye’de parti kurmaya gidiyorum. İktidara geleceğim. Benimle olmak isteyenler buyursun gelsinler.
Davet edilenler arasında T. Özal ile İzmir’de seçim çalışması yapmış olan Abdullah Gül de vardır. Niçin Özal’ın davetine icabet etmediği sorusunun cevabı bende yoktur. Ki o Özal iktidar olduğu ilk seçime, bazı illerde eksik adayla girmişti.
AKP, tıpkı Özal’ın ANAP’ı gibi geçmişi olmayan bir parti idi. ANAP’ın farkı ise, dört eğilim nazariyesi üretmesi ve bir geçmiş aramaması, uydurmaya kalkmaması idi.
Putin’in kapısında bekleme yapmak ve Saadet Partisi liderinin “Katil İsrail” dediği devletin yetkilisini atlarla karşılamak icraatlarını, konuşulmayan alanlarda tutmak isteyen AKP yöneticilerinin, son günlerde artan ve “Erbakan yaşasaydı” diye başlayan beyanatlarla görünmeleri, siyasette yaşadıkları “panik atak”ların son örneğidir. (Bu husustaki en doğru ve bilimsel analizi Mustafa Kurdaş 07.04.2022 tarihli gazetemizde “Bozuk pusula ve anlamsızlaşan AK Parti” başlığı altında yazmıştır.)
Erbakan Hoca’mızı seçilmiş oldukları günlerde “Tekerlekli sandalyede rapor peşinde” olmakla suçlayan Sayın Erdoğan’ın seçtiği bir insan, adı Sayın Bülent Turan olan, “Kelimeleri seçerek kullanmak” isterken, yine yaş’a takılıvermiş. “Çünkü Sayın Karamollaoğlu 81 yaşında” diyor.
Erbakan Hoca’mız böyle yaşlık peşinde olanlara Eyüp el-Ensari örneğini verirdi. Sayın Bülent Turan’a da bir anlatan olsa bari.
Sayın Erdoğan’ın icraatlarını açtı–yaptı fiilleriyle sıralayan Sayın Bülent Turan’ın bir iddiasının üzerinde özel durmak isteriz. Diyor ki: “Erbakan Hoca’nın ömrü bağımsız Türkiye diyerek geçti. Bağımsızlığın kralını, en iyisini, en iddialısını bugün Erdoğan hayata geçiriyor.”
Kral bağımsızlık, iyi bağımsızlık, iddialı bağımsızlık.
Keşke muhalefetin Londra mahkemeleri beyanatlarına da bir cevabı olsaydı Sayın Bülent Turan’ın. Lakin Cem Küçük’ün iddiasına mutlaka vardır sanıyoruz.
Ne demişti Sayın Cem Küçük, Sayın Bülent Turan’ın desteklenmesine yarayacak konuşmasında: “İnsanlar ekmek bulamıyor diye bir şey yok. Bergen filmini 7 milyon kişi izledi.”