Bayrağımız bizim için sadece bir kumaş parçası değildir; kumaş, üzerindeki içindeki sembollerle değerlenir. Bayrağımız da tevhidin/İslâm’ın sembolü yok mu? Bayrağa saygı, aynı zamanda temsil ettiği kimliğe/İslâm’a saygı değil midir? Hilal ve yıldız olmasa ne kadar değerli olabilir? Kur’an, ezan, bayrak “olmazsa olmaz” değerlerimiz değil midir?

Kitabımız da öyledir; ilahi mesajları taşıdığı için değerli ve önemlidir. Eser müessirin iradesiyle, kimliğiyle değerlidir. Esere saygı, müessire saygıdır. İnsan, tabiat ve Kur’an birer şaheserdir. Korunması, saygı gösterilmesi gerekmez mi?

Kur’an güneşi kıyamete kadar yolumuzu aydınlatacak. O güneşten yoksunluk, ona körlük ne büyük musibettir. Güneş söndürülürse, ne olur?

Dışımızda güneş olsa da (kalp) gözümüzde iman ışığı olmasa, kör olsa nice olur, halimiz. Yolları nasıl seçebilir, nasıl yürüyebiliriz?

Kur’an-ı Kerim tüm insanlara indirilen son ilahi mesajdır, teklif, tavsiyedir. Bizim Müslümanlar olarak Kur’an ile ilgimiz ne kadardır? Bizim yanımızda ne kadar önemli, değerlidir? Hayat kitabı olarak hayatımızın neresinde, ne kadar yeri vardır? Aynı zamanda bir kanunlar ve ölçüler kitabı olarak da hayatımızda ne kadar hüküm ve değer ifade ediyor?! Kur’an ile yakınlığımız ne kadar? O’nu ne kadar anlıyoruz, yaşıyoruz? Kitaba ne kadar mirasçılarız? Ne kadar o ilahi emanete riayet ediyoruz? Saygılıysak, ne kadar, nasıl saygılıyız? Kur’an hükümleri nerede geçerli sorularına dürüst, doğru cevap vermeliyiz. O’nu sözleriyle okuruz, ezberleriz, başucumuzda durur. Okuyanlarımıza saygı gösteririz. Bir zamanlar okunmasını, hatta evde, dilde bulunmasını bile yasaklarız. Saygımızdan dolayı yakanlara, çiğneyenlere, yırtanlara tepki verir, “kahrolsun”, “melun” deriz, kınarız. Gösteriler de yaparız.

Kur’an; hem lafzıyla/sözleriyle, hem de anlamlarıyla/hükümleriyle/özüyle/ruhuyla bir bütün olduğu halde, sözlerine saygılı olsak da, hükümlerini -hatta- yasaklayabiliriz de... Batı’nın laik/seküler/beşeri kanunlarını Kur’an’a tercih edebiliriz de... O’nun emirlerini yasaklayabilir, haramlarını da hak ve özgürlüklerden sayabiliriz de. O’nun gösterdiği yolu terk ederek, yasakladığı, Batılıların yollarına girebiliriz de... O’nun değerlerini, ölçülerini terk ederek, Batı’nınkileri seçebiliriz de. O’nun değerli saydığı zamanları, günleri, takvimleri beğenmeyip, terk de edebiliriz. O’na kötü bir “mirasyedi” olur, hıyanette bulunabiliriz. O’nu gerektiğinde kendimiz bizzat yakabiliriz; ama kimseye yaktırmayız, desek de, engelleyemeyiz de. Gösteriyi ihmal etmeyiz. Kur’an ticarette faizi, aldatmaları, hileleri, haksız kazançları, israfı, lüksü vb. yasaklasa da biz bunları yapabiliriz. “Faizsiz olur mu, bu zamanda” diyebiliriz. Zina, LGBT vb. her türlü pislikler Kur’an’a aykırı olsa da, Batı kriterlerine uygundur; hak ve özgürlüklerdendir, diyebiliriz. Hem bu yolu açıp, hem de meydanlarda, köşelerde, camilerde onları lanetleyebiliriz de... Hem değil mi ki, “Batı medeniyeti İslâm medeniyetinden üstündür?!” İki yüz yıldır da Batılılaşma çabasındayız.

Kur’an’ın hükümlerini bölüp, parçalarız. Ayetlerini dünyalıklarımıza satarız. Hak ile batılı karıştırır, hakka batıl, batıla da hak elbisesi giydiririz. Ayetleriyle mücadele ederiz. Kıssalarından ibretler almayız. Hukuku da hiç yok hayatımızda; bölünmüş bir parçası 5+6 ile yetiniyoruz. Eğitimi de; fantezi, kültür olarak var. 24 saatimizin ne kadarında dini hayatımız var?

Kur’an’ın Mushaf olarak yakıldığını herkes görebiliyor da, hükümlerinin yakıldığını görmezden geliyoruz. Çünkü bu, toplumun öncüleri tarafından gizleniyor; toplum uyanmasın, zulme itiraz etmesin, diye...

İzzet ancak İslâm’dadır.

Batıl Batı yollarından, yüzümüzü tekrar, hak İslâm/tevhit yoluna/Kur’an’a çevirmekten başka çare yok. Vesselam.