Allah-u Teâlâ’nın kâinatı yaratmasını, düzene koymasını ve kâinattaki hükümranlığını (otoritesini) inkâr eden kâfir, müşrik ve zâlimlerin bu hadsizliği, işlenen günah ve her türlü kötülüğün cezasının hemen verilmeyip (Fâtır Sûresi, 45), ahirete tehir edilmesindeki (Al-i İmran Sûresi, 178; İbrahim Sûresi, 42) mânâyı idrak edememesi, yaptığının canına kâr kalacağı anlayışıyla kibre kapılması ve kendini çok güçlü zannetmesiyle bağlantılıdır.

Oysa insanoğlu aciz bir varlıktır. Görmesi, duyması, koku alması, tatması, kavraması sınırlıdır. Görme eylemi için belirli şartlar gerekir. Belli frekanslar arasını duyabilir. Diğer duyuları da böyledir. Hassas bir bedeni vardır. Sıcağa, soğuğa, açlığa, susuzluğa ve mikroplara karşı dayanıksızdır. Birçok canlıyı rahatsız etmeyen soğuk, insanı hasta eder, keza sıcağa mukavemeti de birçok canlıya göre zayıftır.

İnsanın bu acziyeti hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir” (Rum Sûresi, 54).

Bu yüzden, mükemmel yaratıcının varlığını kabul etmeyip küfre, yaratıcıya ortak koşarak şirke düşenler ile yaratıcıyı kabul eden buna mukabil yaratıcının hükmetme yetkisini kabul etmeyip kâinatı ve insanı başıboş bıraktığını iddia ederek hükümranlığını (otoritesini), affetme, cezalandırma, kısacası hüküm/kural koyma yetkisini inkâr eden anlayış sorunludur.

İnsanın, kâinatın mükemmel yaratıcısının varlığını kabul etmesi yetmez. Mükemmel yaratıcının ilim, irade, kudret sıfatları ile her şeyi hikmetli yaratışı ve kâinata hükmetme yetkisini de bilmesi ve inanması gerekir.

İnsan, Allah-u Teâlâ’nın yaratmasını kabul edip, yaratmasındaki hikmeti ve kâinatı düzene koymasını, kâinata her an hükmetme gücünü inkâr ederse, yaratıcıya sınır çizmiş olur ki, bu da sapkınlıktır.

Göklerin ve yerin mülkünü elinde bulunduran, milyarlarca yıldızı, gezegeni ve galaksileri yaratan, karada ve denizde yaşayan yüz binlerce canlı türünü en mükemmel şekilde yaratan ve hepsini idare eden; Dünya’yı, Güneş’i, Ay’ı bir boşlukta tutan, Ay’ın ve Güneş’in ısı, ışık ve enerjisini kıyamete kadar var eden, Dünya’yı kendi ekseni etrafında hareket ettiren, Ay’ı ve Güneş’i aynı şekilde belirli bir yörüngede hareketini sağlayan; milyarlarca yıldızı, gezegeni, galaksiyi belirli bir düzende idare eden; dünyamızın da içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi içinde Güneş’ten büyük ve küçük 100 milyar yıldızı, Dünya’dan büyük ve küçük 200 milyar gezegeni ve Samanyolu Galaksisi gibi 2 trilyon galaksiyi belirli bir düzen içinde hareket ettiren, yörüngesinden sapmadan hayatiyetlerini devam ettiren; karada ve denizde yüz binlerce tür canlıyı ve her biri farklı şekil ve özellikleriyle temayüz ettiren mükemmel bir yaratıcının inkârı ilmen, aklen ve zihnen mümkün değildir.

Mükemmel yaratıcıya inanç, nasıl tabiiyse; göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan, ilim ve kudreti her şeyi kuşatan (Al-i İmran Sûresi, 126), her şeyi yaratan ve düzene koyan (Âlâ Sûresi, 2) bir yaratıcının her an yaratmaya devam etmesi, yarattığı kâinatın hayatiyetini devam ettirmesi; yarattığı evrene dair kurallar koyması, hükmetmesi ve yeri geldiği zaman müdahale etmesi tabiidir ve inkârı da sapkınlıktır.

Bu sebeple, mükemmel yaratıcının varlığını mecburen kabul eden, buna mukabil yaratıcının insanı başıboş bıraktığını iddia eden bu anlayış Kur’an-ı Kerim’de reddedilerek şöyle buyurulmaktadır: “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyame Sûresi, 36).

İnsanın başıboş bırakılması eşyanın tabiatına aykırıdır. Yaratılış kodları gereği eşref-i mahlûkat yahut belhum adal olma potansiyeli olan bir varlığın kontrol edilmesi için kurallar koyulması doğaldır. Zira insan, aklı sayesinde hayvanların dahi başaramayacağı vahşiliği yapabilir. Hırsızlık, cana, mala, ırza tasallut, cinsi sapkınlık, zulüm, adaletsizlik gibi her türlü kötü yola başvurma potansiyeli olan insanın başıboş bırakılması durumunda dünyanın yaşanmaz hale geleceği muhakkaktır. Yaratıcının her türlü kötülüğün işlendiği bir dünyayı istemesi akla ve mantığa terstir. Tam aksine Allah-u Teâlâ, kötülükleri düzeltmemiz için bizi uyarmakta, bize misyon yüklemektedir. İyiliği emredip kötülükten nehyetmek bundan dolayı üzerimize farzdır.

Kâinatı/evreni yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, evrenin hayatiyetini devam ettirmesine gücü yeten Allah-u Teâlâ’nın, kâinatın/evrenin ve koskaca evren içinde bir zerre kadar olmayan insanın yönetilmesinde aciz olması düşünülemez. Bundan dolayı, Allah-u Teâlâ, bütün bir kâinatta hükümranlık (otorite/yenetim) kudretini haizdir. Kâinatın içinde bir zerre kadar olmayan yeryüzünün yönetim ilkeleri, gönderdiği Kur’an-ı Kerim’de beyan edilmektedir.

Allah-u Teâlâ, hükümranlığını gönderdiği en mükemmel elçi, en mükemmel insan Hz. Muhammed Aleyhisselatü vesellem eliyle tahakkuk ettirmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v), kurduğu Büyük İslâm Devleti’yle Allah-u Teâlâ’nın hükümranlığını (otorite/yönetim) göstermiş, yeryüzünde zulmü bertaraf etmiş, adaleti tesis etmiş; kendisinden sonra gelen ümmetlere de yol göstermiştir.

(Devam edecek)