Salgınla birlikte yitirdiklerimizi anımsıyorum da.

Ahbaplık, arkadaşlık, dostluk, yarenlik, komşuluk, akrabalık, ahretlik, kardeşlik…

Bizden bir önceki kuşağın bir özelliği daha vardı.

Hiç tanımadıkları insanlarla kolaylıkla iletişim kurarlardı.

O zamanlar annemi yadırgardım.

Kaplıcada, çiçek pazarında, bahçesinin önünden geçenlerle, camilerin kadınlar mahfilinde hemen bir konuşacak kişi bulur, uzun bir muhabbete koyulurdu.

Neler konuşulmazdı ki, çiçek bakım bilgileri, duaların faziletleri, hangi kaplıca ya da içme suyunun hangi hastalığa iyi geldiği.

Gençliğin verdiği dik başlılıkla, ne buluyorsun bu tanımadığın insanlarla konuşmakta diye şaşardım.

Devran döndü, yaş aldık.

Bu kez annelerimizin hareketlerini yapmakta buldum kendimi.

Elbet kızlarım, “Anne tanımadığın insanla ne kadar rahat iletişim kurmaktasın” diye bir zamanlar benim yaptığım ikazı tekrarlamakta.

Salgından önce Bursa’da bir cami avlusunda tanıyorum Nazmiye Hanımı.

Bursa’nın uzak bir köyünden gelmiş, o sevgili mabedi ziyarete.

Tanışıyoruz, konuşmaya hasret bir çocuk gibi memnun oluyor: “Köylük yerdeniz biz, çok istiyordum bu camiyi görmeyi sonunda geldim.”

Sonra bir hayalinin olduğunu, annesinin göremeden gözü açık gittiği Bosna’daki köylerine gitmeyi çok istediğini fakat hayvanları olduğunu, köyden çıkmasının imkânsızlığını anlattı.

O birkaç dakikada çocuklarımızın sabırsızlanmalarına karşın almışız birbirimizin telefonunu, nasıl sevindi aradığımda.

Siyami Ersek’te, turuncu tulumları giyip de damarlarımıza radyasyon yüklenerek Sintigrafi çektirdiğimizde, ahbap olduğumuz eşini kaybetmiş evladını askerde yitirmiş konfeksiyon işçisi Ayla’yı da, aradım.

Açan olmadı. Korktum. Hastalığı ağırdı.

Yoksa bir şey mi oldu kadıncağıza derken. Birkaç gün sonra aradı, meğer telefonunu suya düşürmüş.

İstanbul’un çiçekli bahçelerini özlemekte insanlar; sahillerini, erguvan açmış tepelerini, mescitlerini, çeşmelerini, tekkelerini, sebillerini.

Sokağa çıkmak kul hakkı olduğu için bir suçlu gibi birkaç dakikalığına uğradığım Vanîzade’nin camii terkedilmiş, örümcekler bağlamış pervazlarını.

Zenginlerin lüks araçları için park yeri olmuş bahçesi.

O güzel yalı camii nasıl hüsranda idi.

Güzel bir komşuluk destanını Avrupa’daki kız kardeşlerimiz yazdı.

Komşuluk kültüründen habersiz Almanya’da Fransız komşularına yardıma koştular.

Makinelerine kapanıp maske üretip, kapıları açılmayan yaşlılara dağıttılar.

Avrupa’da pek çok ülkede ABD, Kanada ve Avustralya’da hizmet veren

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) gönüllüsü kadınlar, Almanya’da, Fransa’da, Belçika’da, İsveç’te binlerce maske dikip dağıttı.

Yaşlılar ve dışarıya çıkamayan insanların gıda, ilaç ve diğer ihtiyaçlarını belirleyerek alışverişlerini yapmaktalar.

Sağlık personeline hediyeler ya da yemekler sunmaktalar.

İsveç’ ten Süheyla Öz Taş anlattı: “Onları ziyaretimize şaşırıyorlar, sağlıkçılara götürdüğümüz maskelere, hediyelere, el emeği tatlılara, Türk yemeklerine hayran kalmaktalar, özellikle künefeyi çok sevmekteler. İsveçli komşularımız, kendilerini ziyaretlerimize hayret etmekteler. Fakat aynı zamanda çok mutlu olmaktalar.”

Salgından sonra yüz yıl geçse de unutulmayacak, soylu komşuluk destanları yazmaktalar.