Gölge düşmüş tahtların ardında, kadim zamanlardan beri fısıldanan bir veba var: Kleptokrasi...
Bu, ne kılıçla fethedilen bir krallık, ne de barutla yıkılan bir imparatorluktur.
Kleptokrasi, devletin kalbine sızan sinsi bir zehir, ulusun damarlarında dolaşan zehirli bir kan gibidir. O, yönetimin sadece bir kılıf olduğu, iktidarın ise bir soygun aracı haline geldiği karanlık bir egemenlik biçimidir.
"Hırsızların Yönetimi" denir ona, zira adalet terazisinin şaşırıp, halkın hazinesinin bir avuç haramzadenin cebine aktığı bir düzenin adıdır.
Bu düzenin sahnesi, genellikle göz kamaştırıcı vaatlerle kurulur. Parlak nutuklar atılır, kalkınma destanları yazılır, refahın eşiğinde olduğumuz fısıldanır kulaklara...
Oysa perde arkasında, kamu bütçesi bir yağma sofrasına dönüşür, doğal kaynaklar sessizce el değiştirir, devasa ihaleler görünmez ellerle önceden belirlenmiş adreslere yönlendirilir.
Bir zamanlar halkın olan ne varsa, birer birer elden çıkar; hastaneler, okullar, yollar...
Hepsi birer çıkar kapısı olur bu doymak bilmez iştahın önünde...
Şeffaflık bir perdedir bu oyunda, ardında dönen dolapları gizleyen, yasal kılıflar ise hırsızlığın fetvaları...
Kleptokrasinin en acımasız bir yanı da, hukukun üstünlüğünü çiğnemesidir.
Adalet, güçlünün gölgesinde eğilir, yargı bağımsızlığını yitirir, yasa kitapları sadece birer süs eşyasına dönüşür. Suçun cezalandırılmadığı, yolsuzluğun bir meziyet haline geldiği bu çarpık dünyada, ahlak pusulasını şaşırır, liyakat ise bir alay konusu olur.
Hak edenler değil, yandaşlar yükselir; bilgi ve birikim değil, sadakat ve çıkar ilişkileri belirler kaderleri...
Bu durum, toplumsal vicdanı derinden yaralar, umutları yeşertmek yerine kökünden kurutur.
Ve halk...
Halk, bu karanlık tiyatronun sessiz seyircisi, çoğu zaman da farkında olmadan kurbanı olur.
Vergileriyle inşa edilen okullar yıkık dökük kalır, sağlık hizmetleri yetersizdir, altyapı çökmüştür.
Herkesin hakkı olan temel hizmetler, bir avuç ayrıcalıklının lüksü haline gelir.
Eşitsizlik uçurumları derinleşir, yoksulluk bir kader gibi yakalar milyonları...
Gelecek, belirsiz bir sis perdesiyle örtülüdür ve genç zihinler, umutsuzluğun pençesinde, bu çarpık düzenden kaçmanın yollarını arar. Beyin göçü denir buna, bir ülkenin en parlak zekalarının, daha adil bir soluk için başka diyarlara akması...
Kleptokrasinin gölgeleri uluslararası alana da uzanır.
Çalınan milyarlar, yurt dışındaki gizli hesaplarda, lüks yatlarda, görkemli malikanelerde kendine yeni bir yaşam bulur.
Vergi cennetleri, bu haram paraların aklanmasında birer "kutsal toprak" işlevi görür.
Dünya, bu hırsızların egemenliğini uzaktan izlerken, adaletin tecellisi bir ütopya olarak kalır.
Ancak her karanlığın bir sonu vardır, her zulmün bir şafağı...
Kleptokrasinin bu boğucu atmosferi, bir gün mutlaka dağılacaktır. Halkın uyanışı, adaletin çağrısı, bağımsız medyanın sesi, sivil toplumun direnci...
Tüm bunlar, bu köhnemiş yapıyı sarsacak dalgaları meydana getirecektir. Belki yavaş, belki sancılı ama er ya da geç, çalınan her kuruşun hesabı sorulacak, halkın devleti yeniden halkın olacak...
Zira tarih, hiçbir hırsızın egemenliğinin sonsuza dek sürmediğini defalarca kanıtlamıştır. Ve o gün geldiğinde, adalet yeniden güneşi selamlayacak, devletin kalbi yeniden halk için atacaktır.