Dikkatlerimizi ve enerjimizi sürekli dışa karşı kullanma durumu, bir noktadan sonra kendi varlığımız ve bulunduğumuz yer konusunda bizi belirsizliğe sürükleyebilir. Ruhsal dünyamızda da bir daralmaya, bazan da nikbinliğe yol açabilir. Tahmin edileceği gibi, böyle bir durumun sağlıklı olduğu söylenemez.

Öte yandan dışa karşı, kendi varlığını ve konumunu belirleme zorunluluğu, önce bir benlik ve  kişilik çatışmasını sonra bölünmesini, arkasından kuşkusunu getirir. Deyim yerindeyse, en azından bukalemun bir kişilik dayatmasının zebunu olmak kaçınılmazdır.

Bukalemun kişilik, ilk bakışta, dış ve değişen şartlara hemen uyum gösteriyor gibi bir görünüş sergilemekle özellikle sıkışık zamanlarda tercihe değer bir kabule konu olabilir. Öyle ya, kimi zamanlar değişen şartlara ilgisiz kalmak ya da nedensiz sayılacak bir direnç göstermek güçsüzlük, kavrayışsızlık ya da yeteneksizlik şeklinde algılanabilir. Dolayısıyla şartların değişimine, sırf değişim olduğu için uyum sağlamak, kendiliğinden bir özellik gibi değerlendirilebilir ve çevreden belli bir imrenme duygusunun doğmasına da vesile olabilir. Gerçekteyse bu uyum aldatıcıdır. Bir defa kişiliğin varlığını ve tam sahip olduğu niteliklerini perdeler, onun gerçek mahiyetini olduğundan bütünüyle başka gösterir. Dıştan bakan birinin kavradığını varsaydığı kişilik ile bizzat o kişiliğin özü arasında farklı iki algı ortaya çıkar. Dıştan bakanın kavradığı kişilik, onun tasavvuruna tam cevap veremiyeceği, özlem ve beklentilerini tam olarak karşılayamayacağı için, eninde sonunda bir aldanışa sürükleyecektir onu.

Fakat, büyük aldanış, bizzat o kişiliğin, bukalemun kişiliğin kendi gerçek varlığıyla yüz yüze kalmasında yaşanacaktır. Çünkü bir özellik gibi görünen şartlar uyum yeteneğinin gerçekte bir öz taşımaması nedeniyle herhangi bir dayanağının bulunmadığı ortaya çıkacaktır. Değişim, onun kendini ifade etmesi, anlamlı kılması için değil, aksine ifade edeceği, anlamlı kılacağı bir şeyin bulunmadığını açık-seçik gözler önüne serecektir. Şartların değişimine uyumun ona ait bir özellik olmaktan ziyade, değişimin meydana getirdiği bir görüntü, bir algı olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla o kişiliğin uyumu değil, değişimin süreci sözkonusudur burada.

Somuta indirgeyerek açıklamak gerekirse Türkiye nin, haydi aşırı olmasın diye yaşadığı demeyelim ama karşı karşıya bulunduğu olumsuzluğu kişilik çatallanması şeklinde nitelendirmek olası gözüküyor. Sözgelimi şartların değişmesine uyum sağlayan bir görüntü verir gibi duruyor. Mesela, dış politikada ABD ile AB ilişkisinde bir bakıyorsunuz eşit konumdaymış izlenimi verirken, şartlarda hafif bir değişiklik onu tahmin bile edilemiyecek bir yere savurmuş oluyor. Muhatap bir kişilik görüntüsü adeta buharlaşıyor, ortada dıştan bakan diyeceğimiz ötekinin kişiliğine bağlı bir değişim sürecinin işleyişi kalıyor. Mesele dış politika olduğuna ve dış politikanın başarı göstergesi bir çeşit somut menfaat olduğuna göre, bu ilişkide Türkiye nin kazanımı nedir beklentisi, soru olma özelliği bile taşımıyor. Irak ın işgalinden itibaren gelişen süreçte Türkiye nin nasıl savrulduğunu gözlemlemek somut bir örnek oluşturmaktadır. Ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da, gelinen nokta, terör örgütünün dolaylı, zımnen veya gizli taraf konumunu, kabul değil, hazmetme ya da hazmettirme noktası gibi gözüküyor. AB müzakere süreciyse, soykırım yasası sarmalıyla Türkiye nin AB ye "özel statü yle bağlanmasına düğümlenmiş olmasıdır.

Aslında kişilik çatallanmasının daha yoğun ve sancılı süreci içte yaşanmaktadır. Sanki lif lif ayrıştırılan bir devlet, toplum ve insan istifi görüntüsüdür karşımızda duran.