Bugün dünyevileşme ve dini asli kaynaklardan öğrenememe neticesi oluşan bozuk din anlayışı bir hayat nizamı olarak gelen İslam’ı birçoklarının nazarında belli ibadet ve dualarla sınırlı dar bir alana hapsetmiş durumdadır. İbahilik (her şeyi mübah görme) hastalığı her tarafı kaplamıştır. Hâlbuki bu din ilahidir ve ancak değişmez kanunlarına mutlak bir iradeyle teslim olanlar Müslüman olurlar. Bu din tecezzi (bölünme) kabul etmez. Din ve dünya ayrımı yapmaz.

Elbette ki “ben Müslüman’ım” diyen bir kimsenin karşısına geçip “yok sen Müslüman değilsin” şeklinde bir karşılık vermeye hiçbir kimse yetkili değildir. Zira bir başkasının imanını sorgulama hakkı hiçbir kimseye verilmemiştir. Bununla beraber kendini Müslüman sayan her bir ferdin bir başkasını değil ama kendisini iman ve amel yönünden sorgulaması gerekir. Yoksa yol ayrımında felaketle karşılaşır.

Çarpık din anlayışına geçmişten verilecek en acı örneklerden birisi de Fevzi Çakmak’tır. Yeni kurulan devletin ilk Genel Kurmay Başkanı olarak vazife alan ve bu görevini 12 Ocak 1944 yılında yaş haddinden emekli olana kadar aralıksız olarak tam 23 yıl sürdüren ve dolayısıyla bu yıla kadar Türkiye’de din aleyhine yapılan düzenlemelerin tamamında en büyük mesuliyeti yüklenen Fevzi Çakmak’tır. Onun ve onun gibilerinin dine bakış açısını üstad Necip Fazıl, Benim Gözümde Menderes isimli eserinde şöyle kayda geçiriyor:

“Mareşal’i ölümle bitecek hastalığının başında ailece tanıştığımız için zevcemle ziyarete gitmiştik. Ölümünden sonra eşinin, Yahudilere havra olarak verdiği Erenköy’deki köşkünde… Basit bir somya üzerinde uzanmış istirahattaydı. (Konuşmalar esnasında) bir aralık yatağından doğrulur gibi yaptı ve gür sesini yükseltti:

-Ah Necip Fazıl, senin şu Müslüman tarafını nasıl takdir ediyorum bilemezsin!

O zaman iliklerime kadar donduğumu hissettim. Bu üslup İslam bahsinde bana en çok dokunanıydı. İslam’ı bir turistin yaldızlı bir levha seyretmesi gibi, muhatabında takdir ve öz şahsında ihmal etmek.

Mareşal yirmi küsur yıl boyunca bütün yapılanlara seyirci kalmış ve rıza göstermiş, yahut onları görmemezlikten gelmişti… Böyleyken onu benim şahsımda değerlendirip kendi nefsinde hesaba çekmemiş olması bana gayet giran geldi ve şu acı sözü söyletti:

‘Paşam, benim Müslüman tarafımı takdir edeceğinize kendi Müslüman tarafınızı hesaba, muayeneye çekseniz daha iyi olmaz mı?..’

Mareşal yatağından büsbütün doğruldu ve: ‘Necip Fazıl! Ben 30 küsur yıl ehli tertip olarak ibadet etmiş bir insanım’ dedi.

Ben de şu cevabı verdim:

‘Vah, vah; insan tek bir vakit namaz terk etmeyecek ve hepsini silip süpürecek katlanışlarınıza ve 30 küsur yıl ‘EHLİ TERTİP’ olarak kıldığınız namazları terk edişinize karşılık keşke hiçbir vakit namaz kılmamış olsanız da her şeyi şu anda anlamış ve şu anda ibadete başlamış bulunsanız.”

Evet, üstad kitabın ortasından konuşmuş. Bin yıl İslam’ın bayraktarlığını yapmış bir millet laikleştirilip, Hz. Peygamberin vefat günü başlayıp 1924’e kadar devam eden İslam hilafeti yok edilirken en etkili mevkide bulunup bütün bunlara onay vereceksin sonra da “ehli tertip” olmakla övüneceksin.

Ehli tertip olarak 30 yıl boyunca namaz kılmak her babayiğidin hakkı değildir. Ama ne hazin ki, Müslüman millete yeni amentü yazanlar ve “Kâbe Arap’ın olsun Çankaya bize yeter” diyecek kadar işi azıtanlar karşısında ehli tertip olduğunu söyleyen kişiden en ufak bir itiraz yükselmemiştir. Nitekim bu birbirine zıt iki durum nedeniyledir ki Eyüp sırtlarındaki mezarı adeta unutulmuş durumdadır. Ne laik kesimin ne de dindar kesimin ilgisini çekmektedir.

Şunu unutmamak lazımdır. Sağlam bir itikada dayanmayan amellerin hiçbir karşılığı yoktur. Son sözü ve hükmü yine Üstad’a bırakalım:

“Namaz kılanları uzaktan sevme ve İslam katliamlarına seyirci kalmakla iman bağdaşmaz. Bedava Müslümanlık yoktur.”( Necip Fazıl Kısakürek, Benim Gözümde Menderes, 99-100).