AK Parti’nin her girdiği seçimden başarı ile çıkmasının sosyolojik tahlillerini bunca yıldır dinliyor, okuyoruz. Halk neden her şeye rağmen destek vermeye devam ediyor sorusu uzmanların cevabını aradığı temel sorulardan oldu. Birbiriyle zıt iki konuyu da, aynı özgüvenle sahiplenebilen bir iktidar neden hissedilir derecede oy kaybına uğramadı gibi sorular hepimizin gündemini sıkça meşgul etti.
Çok fazla detaya girmeye gerek yok. Ancak ana başlıklarıyla hatırlamakta fayda var. Ergenekon, Açılım ve Çözüm süreçleri, AB ve ABD ile olan zikzak dolu ilişkiler, en az 2002’den 2012 yılına kadar FETÖ ile kurulan ittifak ve 15 Temmuz, Suriye ve Arap Baharı’nda göz göre göre düşülen tuzaklar, Barzani’ye verilen destek ve 25 Eylül Kürdistan bağımsızlık referandumu, iç göç, eğitimi binalara indirgemek, borçlanmada 15 yılda en az 3 kat artış gibi konular bu iktidar döneminde yaşanan gelişmeler olarak kayıtlara girdi.
Peki, neden bir tanesi bile iktidarların düşmesine sebep olabilecek bu meseleler, AK Parti iktidarının halk nezdindeki desteğinin azalmasını beraberinde getirmedi? İşte tam da bu noktada yakın siyasi tarihimizi bir kere daha hatırlamamızda fayda var. Şifre iktidar yetkililerinin son zamanlarda CHP üzerinden “Tek Parti” dönemini ısrarla hatırlatmalarında gizli. Bütün bu atıflar bilinçli ve programlı bir şekilde yapılıyor. Salt siyasi değerlendirmeler değil bunlar. Boksörlerin ringde karaciğere çalışması tabiri var ya, iktidar da sürekli tek parti dönemine vurarak ayakta kalmaya çalışıyor. Daha doğrusu oradan besleniyor. Bu açıklamalar AK Parti’ye destek veren halk kesimlerinin zihninde tek parti dönemi uygulamalarını canlandırıyor. Şehitlikte alkol almak gibi olaylar ise dünü bugüne taşıyan örnekler olarak CHP’liler tarafından altın tepside iktidarın istifadesine sunuluyor. CHP’deki kimi elitistler Yakup Kadri’nin Yaban’ında yazdığı “Anadolu halkının ruhuna nüfuz edemeyenler” olarak iktidara ters açıdan destek veriyorlar. Bu şekilde davrananlar halkı anlamak istemiyorlar. Cahil diye aşağılıyorlar. Bütün bunlar da halkın yanlışları sorgulamasına fırsat vermiyor. Çünkü halk bu durumda öncelik sırasını değiştiriyor. Yakın tehlikeyi bertaraf etmek daha belirleyici ve öncelikli oluyor. Bu yüzden siyaset normalleşemiyor. Soğuk Savaş dönemi algıları bugünlere taşınıyor. İktidar nimetinden beslenen bazıları ise ellerinde bulundurdukları gücü “kazanılmış kale” olarak görüyorlar. Her şeye rağmen elde tutulmasının gerekliliğine inanıyorlar. Yanlış yapıldığını bile bile eleştirme cesaretini gösteremiyor, tenkitlere sabırla yaklaşamıyorlar. Ne yapalım yanlışlar var ama şu komünistler gelirse daha mı iyi olacak diyerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Oysa iki yanlışın bir doğru etmeyeceğini de bal gibi biliyorlar. Başlarını kuma gömüyorlar. Dünün yaşananlarından ibret almıyorlar. Bu devran ilelebet sürecek zannediyorlar. Adil davranmıyorlar. İş kendilerine gelince suçun şahsi olduğunu hatırlıyorlar.
Bütün bu gerçeklerin yanında dün AK Parti’yi cansiperane savunan bazı toplumsal kesimlerin bugün sessiz kalmayı tercih ettiğini de bir kenara not edelim. Bu sessizlik yarın sandık başında farklı bir sonucun ortaya çıkmasına mı işarettir, yoksa eski korkular tekrar baskın mı çıkacak onu zaman içinde göreceğiz. Ancak bu ülkede kendisini nasıl tanımlıyorsa tanımlasın farketmez, siyasetle ilgilenen herkesin bilmesi gereken bir şey var. O da siyasetin kul hakkına doğrudan muhatap olunan bir alan olduğu gerçeğidir. Bunu dikkate almayanlar veya bu gerçeğe hakettiği ilgiyi göstermeyenler, büyük bir hatanın içine düşmüşler demektir.
Hele dindar kimlikleriyle öne çıkanlar bir değil on kere kere dikkat etmek zorundalar.
Çünkü din onlar üzerinden yargılanacak olursa vay geldi o “dindar siyasetçilerin” başına.