Kaç kez rastladım.

Vapurda, otobüste gençlerin elindeki telefondan çokbilmiş bir kız, gezdiği yerleri anlatmakta.

Kaldığı otelleri, gittiği restoranları, yediği yemekleri.

Sanki çok yaşayan mı bilir, çok okuyan mı yarışında. Arkadaş grubu, ağızları açık seyretmekte.

“Gördün mü hayat bunlara güzel. Bir de bizim halimize bak. Millet yaşıyor bu hayatı, biz sürünüyoruz sınavlar, koşturmalar, otobüsler, kırık notlar. O da sevgilisini almış Kutuplarda, dışarıda Ren geyikleri camdan otel odasında şöminenin önünde kuzey ışıklarını seyretmekte”.

Birazı da kurmaca, abartılı gezi havadisleri “youtuber”lara çok izlendikleri için bol para kazandırırken, onları izleyenler vurgunlardalar. Yaşadıkları hayatı yerden yere vurup, mutsuzluktan ailelerinin burunlarından getirmekte, kendileri de hayattan zevk almayarak depresif duygularla boğuşmaktalar.

Kızlara bazen müdahale etmekteyim, o küçücük ekranın içine; o ne giymiş bu ne yemiş, nereye gitmiş diye tıkılacağınıza şu otobüsün camından bir dışarı bakın. Baharı, hayatı, huzuru, mutluluğu, hazineleri kaçırmaktasınız, farkında mısınız?

Babam kutuplara gitmedi ama atlayıp bir otobüse İstanbul’un görmediği uzak semtlerini gezdi, çok mutlu oldu. Ben de vakit buldukça doğup büyüdüğüm şehrin bilmediğim yerlerini görüp çok sevinirim.

Ya da nişan, kına, düğün fotoğraflarını paylaşanların yalnız kalplerde oluşturduğu travma.

Çoğu bir film platosunda çekilmiş ya da bir sahil sarayının, yalının, şalenin köşk ve kasrın fon olarak kullanıldığı.

Çoğunlukla çayır çimenlere uzanmış ya da deniz kenarında poz vermiş gelinlikler içerisindeki prenseslerin; seyredenlerine verdiği acı.

Otuzu kırkı geçip hala evlilik trenine atlayamayanlardaki hüsran.

Yahut yıllardır evindeki boş beşiğe bakıp da inci gibi gözyaşı döken bebeği olmayan yaralı yüreklere; paylaştıkları gülücükler atan bebek fotoğrafları ile açtıkları daha büyük yara.

Önümüzde anneler günü.

Çok matahmış gibi o gün ellerinde çiçeklerle hediyelerle anne yanağına kondurulan buselerle çekilmiş fotolar.

Muhtemelen annelerini kaybetmiş insanların kahır dolacağı o görüntüleri yaşadınsa, bırak sende kalsın.

Güzel evini, bahçeni, havuzunu, şelaleni, köpek kulübeni, kameriyeni, ördek tarlanı, kiraz çiçeklerini, eyvanını, avlunu, revakların dibinde açan beyaz güllerini paylaşma.

Bakkaldan aldığını saklayarak evine götüren bir nesilden sonra yediğini içtiğini etrafa göstermeden duramayanlar devri.

Eşinin, sevgilisinin kendisini ne kadar sevdiğini paylaşanlar.

Gelenekselin “erkek önden gider kadın arkadan gelir” tablosunu eleştirenler, bilmezler ki eskiler; mahallenin dullarını, eşleri ölmüş kadın ve erkek komşularını yoldan geçen bir aile fotoğrafı ile üzmemek için yan yan bile yürümezlermiş.

Geçen gün önümden giden ailenin küçük çocuğu bir emlakçının kapısına koştu ve babasına dönüp, kapı üzerindeki havuzlu villanın fotoğrafını göstererek;

“Babacığım ne olur bize bu havuzlu evden al, bak ne kadar güzel, bizim ev çok kötü, küçücük, kapkaranlık” dedi.

Baba yutkundu ayağına pabuç alamayan genç adam, hüzünle; “İnşallah yavrum ama bizim için çok uzak bir hayal” dedi.

Sonra, “Delinin değirmenini yel öğütür” gibi baktı etrafına.

Behçet Necatigil, “çiğ bir çağ” demiş.

“Kirli bir çağ” diye isim biçmiş Ümit Yaşar. Biz ne diyelim; edepsiz mi, değersiz mi, yitik mi, kelime bulamıyoruz.

Fakat yeni çağda, insan kendisine iyice yabancılaşmakta; emek, hoşgörü, hatır, saygı, ilgi, sevgi gittikçe değer yitirmekte.